25 Şubat 2018
  • İstanbul6°C
  • Ankara1°C
  • Konya3°C
  • İzmir7°C

“YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL YA DİNSEL OLACAK YA DA HİÇ OLMAYACAK”

Yeni sistemin yeni yapıları da, muhteşem olanı tüm ihtişamı içinde kavrayanlar tarafından kurulacak!..

“Yirmi birinci yüzyıl ya dinsel olacak ya da hiç olmayacak”

10 Şubat 2018 Cumartesi 00:05

Sadece olayları görüyor, kuralları ise hiç görmüyoruz!

Mevlüt Koç

Aşırı ihmâl kadar, aşırı takibat, kılı kırk yararcasına sıkı sıkıya bir kontrol, uzun süreli istikrar, organizmadan siyasî sistemlere kadar tüm bütüncül yapılar için zararlıdır. Sahte bir itminan hissiyle rehavete kapılan bünye uzun süreli refah dönemlerinde güç kaybeder, kırılgan bir hâle gelir. Farkına varamadığımız, ilk bakışta göremediğimiz patlamaya, parlamaya hazır bir dizi hassasiyet sessizce bir yerlerde birikir, birbirini etkiler ve etkileşimler sârî bir hâl alır, hiç beklemediğimiz bir anda da tam bir felâkete dönüşebilir.

Bu yüzdendir ki tabiat, potansiyel bir tehlike arzeden birikmiş malzemeyi belirli aralıklarla temizler ve uzun vadede gerçekleşebilecek daha büyük felâketlere karşı kendisini koruyamaya alır. Böylelikle de göreceği zararı en aza indirir. Lâkin, sadece olayları görmek, kuralları ise hiç görmemek gibi kötü bir huyumuz var. Sadece gördüğümüz şeylerin seçilmiş kısımlarına odaklanarak görülmemişe genelleme yapıyoruz. Tabiatı koruduğumuz zannı içinde, daha büyük felaketlere yol açtığımızın idrakinde değiliz. Onun içindir ki, tabiatın kendini korumaları da sıklaştı. Dolayısıyla aşırı takibat, sisteme rastgele müdahalelerde bulunmak, hastalıkları, krizleri ertelemek, zannedildiği kadar iyi bir fikir değildir. Sun’î müdahalelerle sürekli hasır altı edilen, arazlar, krizler bir ilişkiler bütününden başka bir ilişkiler bütününe geçerek, katlanarak ve çoğalarak daha büyük bir felâkete sebep olabilirler. Oysa insan tabiatına uygun ve tabiî akışı içinde seyrine izin verilen bir bütüncül sistem kendisini yenilemeden, risk temizliği yapmadan uzun bir refah dönemi geçirmemize asla müsaade etmez, böyle yapmakla da bizi daha büyük felâketlere karşı korumuş olur. Dolayısıyla, bilgisizliğimizi değil de, bilgimizi onaylayan şeylere yoğunlaşarak, gördüğümüz şeylerin seçilmiş kısımlarına odaklanarak görülmemişe genelleme yapmak yanlıştır ve sistemi kırılganlaştıracaktır. Yapmanız gereken şey, meselelere “meçhûle hürmet tavrı” içinde bakmak, sabretmek, mütevekkil olmak, kader sırrına bağlı olarak gerçekleşen hadiselere ibret nazarıyla bakmak, keyfiyetleri Allah’a havale etmek olmalıdır.

Böyle bir davranış hem insanî hem de İslamîdir. Fıtraten sahip olduğumuz, bizde uyuyan, ama henüz varlığını bilmediğimiz hasletleri ortaya çıkaracak; bizi göründüğümüz gibi değil, olduğumuz gibi gösteren bir denge konumuna getirecektir. Dahası böyle bir tavır, şerlerin hayra tebdiline vesiledir. Karmaşıklıktan düzene doğru ilerleyebilmemiz de, vesileye yapışabildiğimiz nisbette olacaktır. Bunun aksi, eşya ve hadiseleri Batı’nın kültürel kodlarından hareketle bir tahlile ve tasnife tâbi tutmaktır.

BD-İBDA Dünya Görüşü!

Ve İslâm’ın evrensel mesajını Batılı formlar içinde yeniden üretmekten; moderne tahvil etmekten öte bir anlamı yoktur. Şayet kendi kaynaklarımızı kendi kültürel kodlarımız üzerinden kavramak, kendi imge ve simge düzenimizi yeniden kurmak istiyorsak, ki hayatî bir konudur ve de zordur. Çağımızda bunu temin edebilecek tek-bütüncül yapı BD-İBDA Dünya Görüşü’dür. Kurucu unsurlarımızı yerli ve millî kılmanın tek yolu budur.

Aslında buna en çok ihtiyaç duyduğumuz alan, sanatların en muhteşemi olan siyaset sanatıdır. Çünkü, Pierre Clastres’in de belirttiği gibi, “sosyal olan her şey siyasîyse, siyasî olan her şey de dinseldir; en basit ve somut inanış biçimlerinden, en karmaşık ve soyut inanış biçimlerine kadar...”

Lakin basiret ve cesaretle iş görme istidadından mahrum, süreçten çok sonuca önem veren siyasetçilere, bürokrasi oligarklarına bunu anlatmak zordur. Risk almak, ellerini taşın altına koymak istemezler; isteyeni de aralarında barındırmazlar. Oysa sistemin gelişmesi bedel ödemeyi gerektirir. Bunun aksi idare-i maslahatçılıktır. İdare-i maslahatçılığın olduğu bir yerde de her türlü rezilliği kitabına uydurup pazarlamak bir zanaat hâline gelir.

"Savaş her zaman felâket olmadığı gibi, zoraki, sun'i bir barış da istikrar demek değildir"

Nitekim devletten beslenen kamu görevlileri ve büyük şirketlerin hiç bir risk almayan yöneticileri aynı zanaat erbabındandır. Sadece olaylara bakıp anlık kayıp analizi yaparken, kuralları gözardı ederler. Hâllerine şuurları olmadığı için de, uzun vadede enayi konumuna düştüklerini göremezler. Halbuki ibret almasını bilen için, bize şer gibi görünen hâdiselerde pek çok “hayır” olduğu gibi, başarı, kazanç, istikrar olarak kabul ettiğimiz bir sürü şey de felâketimize sebep olabilecek mahiyettedir. Dolayısıyla, savaş her zaman bir felâket olmadığı gibi, zoraki, sun’i bir barış da istikrar demek değildir. Elbette hiç kimse durup dururken savaş istemez. Herkesin aradığı barış, huzur ve istikrardır. Lâkin ABD ve AB’nin yaptığı gibi, bir taraftan uyduruk bir istikrar adına dünyanın en kokuşmuş iktidarlarını desteklerken, diğer yandan kendisine biat etmeyen ülkelerin liderlerini darbelerle devirmek, insanlarını öldürmek, ülkelerine çöreklenmek; istikrar değil, işgaldir; belâ aramaktır.

Hiç şüpheniz olmasın, aradıkları belâyı da bulacaklar. Kudüs’ü işgâl girişimini başlatmakla, belâyı da davet etmiş oldular... Haksızlığın, zulmün derecesi Hakk’a dokundu ve aradıkları belâ yukarıdan tepelerine doğru inmeye başladı. Allah hüküm verenlerin en adilidir. Ve Hakk’ın “bunlar”ı, yalakalarıyla birlikte mutlak zillete havale etmesi yakındır.

Çünkü, ilâhî bir düzenin hüküm sürdüğü ruhlar âleminde hiç bir şey tesadüfî değildir. Orada rahmet ve bereket hem haklının hem de haksızın üzerine yağmaz. Orada her şey günü geldiğinde yerli yerine oturur... Haklı olan hakkını, belâ isteyen de belâsını bulur. Kudüs, Rabb’in Müslümanlara emanet ettiği, Müslümanların da titizlikle koruması gereken kutsal bir hazinedir. Ümmetin birliğinin tesisine, tevhidin gölgesi hükmündeki adaletin tecellisine vesile olacak kutsal bir mekândır. Siyonist çetenin ahmak borazanının aldığı kararla, Müslümanların eline mülkiyetine gıpta edilecek büyük bir fırsat geçti. Bu fırsatı nimet bilmenin, kısmete çevirmenin ve “buradayım” demenin tam zamanıdır.

Tam zamanıdır diyorum, çünkü eski uygarlıkları kendisiyle özdeşleştiren, kendisini bunların tabiî mirasçısı olarak gören ve bu hayâlî düşünceyi güç kullanımıyla “siyasi bir gerçeklik” olarak dayatan, İslam’a karşı mevzilenmiş şer güçlerin seferberlik ilânıyla karşı karşıyayız. Ancak unuttukları bir şey var: haksızlığın, zulmün derecesi gayreti günü geldiğinde Hakk’a dokunur. Ayrıca, yayılma ve dağılma da sonsuza dek süremez. Dünyayla ilişkisini mutlak olana göre belirlemeyen ve soyunu soysuzlar diyarında sürdürmeye yeltenen bir kültür nihayetinde çökecektir. Zira, böyle bir kültürün insanı kendini bilmeyendir, isyandadır ve meydan okumaktadır. Sonunda “mânen iflâs etmiş, içi boş bir görüntü”ye dönüşmek zorundadır. Ulus devletin kutsandığı, kural tanımazlığın, şiddet tehdidi ve tekelinin fertlerden devlete geçtiği modern zamanlar böyle bir dünyaya geçiştir. Dolayısıyla da, modernite okullarda, ders kitaplarında okutulduğu gibi sadece Ortaçağ, territoryalite ve feodalite sonrasını temsil eden tarihî bir dönemden ibaret değildir. Kuralların yaratıcısı benim, istediğim zaman da bunları değiştirebilirim diyen ve soyunu soysuzlar diyarında sürdürmeye teşne bir insan modeline geçiş sürecidir.

Toplumun anlaşılabilir olduğu, dolayısıyla da insanlar tarafından tasarlanabileceği fikrinden hareketle, insanı faydalı ve verimli görünen şeye indirgeme, sürekli akış içindeki hayatı, kendi aklının ürünü formlarla kuşatma girişimidir.

"Sefalet ve küstahlığın tuhaf bir bileşimiyle oluşmuş bir zihniyet"

Ne kadar şuurundadırlar bilinmez ama, modern kültürün felsefecisi de, bilim insanı da denetiminden sorumlu oldukları sistemin kusursuz bir biçimde çalışmasını engelleyecek her tür düşünceyi daha doğmadan, kaynağında boğmak üzere yetiştirilmişlerdir. Ne adına ve kimin için tekâmül olduğu belli olmayan bir “ilerleme” adına bilimi, teknolojiyi insana karşı ve insanı yok etmek için kullanmaktan da hiç çekinmemişlerdir. Eğer tüm bu saydıklarımız bir başarıysa, bu başarı modernitenindir, istediği kadar övünebilir. Ne yazık ki, sefalet ve küstahlığın tuhaf bir bileşimiyle oluşmuş bu zihniyet, sırrını anlayamadığı bir dünyaya karşı yürüttüğü umutsuz savaşta, soyunu ruhlar diyarında sürdüren Doğu insanında bir Avrupalı gibi şahsî mülkiyet duygusunun olmamasını, buna rağmen kendisini mülksüz hissetmemesini, topluma ve devlete duyduğu güven duygusunu yitirmemesini anlayamadığı gibi; matematiği, teoremleri, geometriyi bilmese de, sezgi sahibi, tecrübeye dayanan, basiret ve cesaretle iş gören insanların devlet hiyerarşisinde en üst basamaklara kadar yükselmesini de hiç anlayamamıştır.

"Tanrı ile herşey mümkündür" anlayışını "Tanrı yoksa her şey mümkündür"e tahvil eden

Çünkü kutsalları olmayan bir sistem ve mekanik olmayanı anlamayan bir insan modeli söz konusu. Nitekim, devletten beslenen inançsız bürokrasi oligarkları, büyük şirketlerin, iradesi ve bilgisi kurumsal otoriteye bağlı “kravatlı köle”leri işlerini kurgulanmış, ikna edici, kulağa hoş gelen bir hikâye etrafında gelişen olaylar ve kurallar zincirine bağlı kalarak yapmak üzere yetiştirilmişlerdir. Tamamiyle insanî konularda bile bu kurgunun dışına çıkamazlar. Gerçekliği algılayışın dumura uğradığı bir idrak zemininde yaşadıkları için, belirsizlikleri yönetme, inisiyatif alıp bir inanç oluşturma gibi bir becerileri de yoktur. Lâkin, yasaların etrafından dolanıp, ahlâkı mesleğe uydurma konusunda gayet donanımlıdırlar. Ruhlarında hiç bir istinad noktası kalmadığı için, kararlarında ahlâkî olan değil, yasal olan belirleyicidir. Netice itibariyle, modernite sayesinde hatalarımız katlanarak büyürken, Tanrı’nın yerine bilimi koyan modern akıl, dinî inancı da kendini bilim gibi empoze eden herhangi bir şeye safça inanmaya dönüştürdü. “Tanrı ile her şey mümkündür” anlayışını “Tanrı yoksa her şey mümkündür”e tahvil eden zihniyet ve felsefenin inancı hafife alan sahtekârlığı sayesinde, metafizik açıdan da demokrat hâle gelmeyi başardık. Modernitenin kuralların yaratıcısı benim diyen ve giderek kibrinde fosilleşen insanı, kendi tamlığını-tamamlığını ararken, yok oluşunun bakterilerini kendi içinde üreten bir topluma dönüştü. Hayatı düzenleyen temel değerlerin kutsal olana ait olduğunu bilemediği gibi, bir medeniyetin uzun süre din dışı temeller üzerinde yükselemeyeceğini de anlayamadı; yozlaştı ve soysuzlaştı.

"Yirmi birinci yüzyıl ya dinsel olacak ya da hiç olmayacak"

"Yirmir birinci yüzyıl İslam'ın olacak!"

Nihâî krizini yaşayan tüm sistemlerin ortak paydası olan kurumsal dejenerasyon, modern devlet yapısının neredeyse tüm kurumlarını kuşatmış durumda. Bizdeki “garbzede” kesim ahmakça borazanlığını hâlâ sürdürüyor olsa da, “Batı modeli” kendi insanı nezdinde bile inanırlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya... İslâm düşmanlığını yükselterek Hıristiyan âleminde birlik tesis etme derdinde. Yeni yollar, yeni metodlar, yeni modeller arayışı içinde olsa da, yaşadığı kurumsal dejenerasyon sanki çekip gittiğinin, giderken de yerini yeni bir sisteme bıraktığının habercisi gibi... Andre Malraux, “yirmi birinci yüzyıl ya dinsel olacak ya da hiç olmayacak” demişti. Benim de demem o ki, yirmi birinci yüzyıl İslâm’ın olacak... Yeni sistemin yeni yapıları da, muhteşem olanı tüm ihtişamı içinde kavrayanlar tarafından kurulacak!..

Bu da onlar için, derin acılar karşılığında elde edilen bir ayrıcalık ve bir arınma olacaktır.

Mevlüt Koç / Aylık Dergisi 160. Sayı

Etiketler:
Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.