25 Ağustos 2019
  • İstanbul31°C
  • Ankara32°C
  • Konya28°C
  • İzmir34°C

ŞÜKRÜ SAK; "ÖLÜM ODASI"NDAN ÖLÜMSÜZLÜĞE, O'NUN DESTANINI OKUDUK, O'NUN DESTANINI YAZACAĞIZ!

"Ölüm Odası"ndan intibâlar özel baskı olarak çıktı!

Şükrü Sak; "Ölüm Odası"ndan ölümsüzlüğe, O'nun destanını okuduk, O'nun destanını yazacağız!

13 Mayıs 2019 Pazartesi 23:52

O'nun destanını okuduk, O'nun destanını yazacağız!

"Ölüm Odası"ndan ölümsüzlüğe bir pencere...

Şukrü Sak'ın, "Ölüm Odası"ndan intibâlar-günlük- isimli eseri özel baskı ile okuycu ile buluştu!

İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun ebedî âleme geçişinin birinci yılı münasebetiyle, "Özel Baskı" olarak çıkan eserin "Önsöz"ünden bir bölüm şöyle:

olum-odasi-on-kapak-001.jpg

Bu bir “Salih Mirzabeyoğlu ile Başbaşa” kitabı değildir! Yaklaşık olarak on sekiz ay, Salih Mirzabeyoğlu ile “Ölüm Odası”nda başbaşa geçen zaman diliminin varidatlarıdır… O hâlde mecaz olarak değil de kaskatı bir vakıa olarak Salih Mirzabeyoğlu ile Ölüm Odası’nda on sekiz ay başbaşa geçen zamandan geriye kalanlardır… Bir fikir ve aksiyon adamının, Üstad’ın ifâdesiyle, “Dünyanın beklediği fikir kahramanı”nın, Ölüm Odası adını verdiği tek kişilik hücresinde, kalbimizi ve zihnimizi inşâ eden eserlerin doğduğu mekânda geçen on sekiz ayın hasılası…

Ölüm Odası… Hem mecâz, hem gerçek… Hem o dev eserin ismi, hem “ölünceye kadar” denilerek kapatıldığı o küçücük, daracık, “dünyaya kapalı, Allah’a açık” hücre…

Ölüm Odası, O’nun direniş kalesiydi; Devrimci bir fikir adamının direniş kalesi…

Bizim açımızdan hadisenin ilginç tarafını da daha önce bir vesile ile anlatmıştım;

25 Ocak 2000 tarihinde, eski Türkiye’nin İslâm düşmanı hainleri tarafından Metris Cezaevinden “dağıtıldıktan” tam on üç sene sonra, yine bir cezaevi hücresinde O’nunla karşılaşmak…

O ân…

25 Ocak 2000’de Metris’te Noel Baba operasyonu ile “dağıtıldıktan” 13 sene sonra, 21 Ocak 2013’de, yeniden “Ölüm Odası”nın kapısında Kumandan’la karşılaşıyoruz… Benim havalandırmaya açılan hücrenin kapısının önünde… Güneş arkadan vuruyor… Farklı bir zaman dilimine geçmiş gibiyim… Sarılma, kucaklaşma… Hoş geldin… Eşyalarını indir de… Eşyaları indiriyorum…

Tarih; 21 Ocak Cumartesi, 2013…

Sonra?..

21 Ocak 2013’den, 22 Temmuz 2014’e kadar, Kumandan’ı Ölüm Odası’ndan dışarıya gönderdiğimiz tarihe kadar geçen on sekiz ay…

Dolayısıyla bu “günlüğün” başlangıç ve bitiş tarihi de bu…

O kadar “zaman”dan geriye kalan?..

Ben “KİM”le olduğumun, kiminle bulunduğumun, "KİM"e muhatap olduğumun şuurundaydım; Dünyayı değiştirecek devrimci bir mütefekkirin yanında olduğumun… Öyle bir marifetim olsaydı da O’nun ağzından dökülen her kelimeyi kaydedebilseydim…

O kelimeleri ne mi? Bizi dirilten nefes… Her kelime bir ışık… Her kelime bir soluk…

Eserin teknik yönüyle ilgili birkaç açıklamayı da bu vesileyle yapmış olalım…

Tekrarlar… Evet, çoğu yerde tekrarlanan hususlar var. Aynı konunun değişik şekilde ele alındığı yerler var. Bunun bir sebebi, tekrarların aynen vaki olması… Yani konular tekrar edilmiş. Diğer yönü de, Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan Konuşmaları’nda geçen bazı (…) işaretli yerlerin, burada geçen konuların çıkarılmamış olması. Daha önce meselenin tabii akışı dışında kalan yerler (…) işareti konularak çıkarılmıştı, burada o çıkarılan yerler aynıyla var… Bu da “tekrar”mış gibi görülebilir…

Adı üzerinde bu bir günlük… Salih Mirzabeyoğlu ile geçen günlerin günlüğü… Söz konusu olan Salih Mirzabeyoğlu olduğunda onun tarzını ve üslûbunu tutturmak –kabul etmek lâzım ki- oldukça zor. Diğer bir zorluk da konuşma dilinin yazı diline aktarılmasındaki zorluk… Ama, Kumandan’ın sağlığında iken yayınlanan “konuşmalar-sohbet-intibâ”lara, Kumandan’ın göstermiş olduğu takdir bunun da başarılmış olduğunu göstermeye kafi diye düşünüyorum…

Bu eser bir “Salih Mirzabeyoğlu ile Başbaşa” eseri değildir dedik. Evet öyledir, değildir. Fakat şunu da belirtmemiz, hakikat adına bir zaruret; Bu eser, Salih Mirzabeyoğlu’na muhatap keyfiyet meselesinde en “asgari” de olsa bir ölçü kabul edilebilir… Çünkü, burada görünen bir husus konuşanın kimliği ise diğeri de konuşturanın marifeti kabul edilmek gerekir… Bana düşen hisse de bu… Ama “eserin şanının büyüklüğü” elbette konuşanın büyüklüğündendir!

Ortamın bulanıklığını fırsat bilip, çapına ve keyfiyetine bakmadan-utanmadan- “post” kaygısıyla perende atan bayağılıklarla kıyaslanamayacak bu marifetin takdirini de, dedikodu ile fikri bile ayırt edemeyen seviyesizliğin takdirine bırakacak değiliz tabii ki! Bırakmadık! Yukarıdaki izâh bunun için…

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.