22 Ağustos 2019
  • İstanbul25°C
  • Ankara25°C
  • Konya24°C
  • İzmir31°C

NECDET KOCATAŞ YAZDI; "KLİK İMPARATORLUĞU"(!) KOMEDİSİ...

Buraya, İBDA Külliyatı’nda geçen bütün terkibi hükümleri de boca edebilirdim, kimsenin kuşkusu olmasın!

Necdet Kocataş yazdı; "Klik imparatorluğu"(!) komedisi...

23 Aralık 2018 Pazar 00:20

Klik imparatorluğu(!) komedisi…

Bir haber… “İngiliz ordusunun eski binbaşısı Roy Bates, 1967 yılında bir petrol platformunu işgal ederek ‘Sealand’ adını verdiği kendi ülkesini kurdu. İngiliz Kraliyet donanması Roy’u adadan atmaya çalıştı, ancak Sealand’den açılan uyarı ateşine maruz kalan askerlerin girişimi başarılı olmadı. Tutuklanan Roy’u mahkeme, “Olay İngiltere dışında olmuş” diyerek serbest bıraktı. Daha sonra da bir İngiliz savcı platformun İngiliz karasularının 3 mil açığında olması dolayısıyla Roy Bates’i haklı bile buldu. 1974’de ise işi bir anayasa çıkarmaya kadar vardırdı ve ardından egemenlik simgesi olarak bir bayrak, milli marş ve kendi parasını kabul etti. Bates, kendisine de Sealand Prensi unvanını verdi. 150 metre karelik oturulabilir alana sahip ‘Sealand Prensliği’ kimse tarafından tanınmayan bir devlet… İlginç olan Sealand’da darbe girişimi bile yaşandı. Bates ailesinden üç kişi bir gece yarısı ülkeye helikopterle inerek Roy’un oğlu veliaht prensini mutfağa hapsetti. Bunu öğrenen Bates, hemen bir helikopterle ülkesine dönüp bir tüfek ile yönetimi tekrar ele geçirdi. İki darbeci ülkesinden sınır dışı edildi, diğerinin ise vatandaşlığı düşürüldü…” (Bir haberden iktibas…)

Şimdi, sevgili dostlar sizden isteğim benim bu iktibas hakkında yazacaklarımı okumadan önce çok rica ediyorum lütfen arkanıza yaslanın ve düşünün. (İsterse Üstad’ın “Genç adam”a tavsiyesi şeklinde olsun!) Bir İBDA’cı feraset ve basireti ile kendi camiamızı ve ahvalimizi bu haberin içeriği minvalinde düşünün… Lütfen sadece düşünün… Sizde zengin bir tedai oluşturup muhtemel anlatılmak isteneni kavradığınıza kanaat getirdiyseniz, isterseniz yazdıklarımı okumayın!.. Neden mi? Çünkü aklıselimin varacağı netice hemen hemen aynı olacaktır da ondan… Şimdi, şu an yazdıklarım okunuyorsa, ya meraktan, ya da bu haberin birtakım zihinlerde pek bir şey ifade etmemiş olmasından(!) ya da düşünceleri karşılaştırmak şeklinde olabilir diyeyim ve devam edeyim…

Ben burada şunu belirtmeye çalışacağım: “kendinden zuhur diyalektiği” ve ‘cepheleşme’ esprisi-hikmetlerinin amuda kalkmış şeklini gösteren halimizi ve onun hepimizde ayrı ayrı vücut bulmuş şeklini yani “KLİK” leşmeyi ve onun hayatımıza anlayışımıza vurduğu sekteyi… Kimse alınmasın, gücenmesin falan demeyeceğim çünkü somut bir “klik” i eleştirme, başkalarını tenzih etme derdinde de değilim. Başta kendim olmak üzere İBDA’yı, İBDA’nın aynası olacağı, vücut bulacağı bir ferdi oluş ve onun etrafı dönüştürmesiyle beraber oluşmuş olan bir “çevre” kuramamış olmam hakikati de ortadayken kime ne söylenebilir, kime ne söyleyebilirim? Endişesi de taşımıyorum. Çünkü hep beraber olamadık.(Bu tespite itiraz edip “ben, biz olduk!” diyenlerin varlığı henüz bize ulaşmadı biline.) Olduğumuzu zannettiğimiz şey ise buram buram benlik, enaniyet, egoizm tüten, küçük küçük gecekonduvari “klik” ler… Dar bir çevre içerisinde mutlu ve huzurlu faaliyetler… Üstteki haberin içeriğinde görüldüğü gibi “Sealand prensleri, prenslikleri”… Türkçesi kendi çöplüğünde öten horozlar ve çöplüğü… Küçük olsun benim olsun işgüzarlığı… Sezar’ın Alp dağlarından geçerken bir köyü işaret edip “Roma’da 2. Adam olmaktansa şu köyde 1. Adam olmayı –lider- seçerim” sözünü Roma’da kaybolmaktansa (yeterli ve maddi manevi donanıma sahip olamamaktan) kendi çöplüğümde horoz olmayı tercih ederim şeklinde anlayıp üstüne yatılması… İstanbul’da Bizans oyunlarıyla idare eder giderim gerisinden bana ne? mantığı… Düştüğümüz bu içler acısı durum çok vahim… O ölçüde de ürkütücü ve güven sarsıcı… Kendisini bir dava adamı olarak addeden kişilerin bu klikçilik anlayışı insanı elbette ürkütüyor, güvenini sarsıyor. Arkasında hangi sebeplerin olabileceğini düşündürtüyor. İBDA Mimarı’nın gayet açık, sarih bir şekilde izah ettiği (sözlü ve yazılı) mücadelenin “nasılına” dair fikir ve görüşleri görmemezlikten gelinip üstü örtülüyor, insan şaşırıp kalıyor. Hangi sebeplerden mebni olduğu hususunu düşünmek kaçınılmaz oluyor. Haydi topluca düşünelim, sizde katılın!.. Hangi endişeler, kaygılar –veya- endişesizlik ve kaygısızlıklar, hangi “nefs” alavere dalavereleri?, hangi küçük hesaplar?, hangi çirkin çıkar ilişkileri?, hangi bıçkın siyasi açılımlar?, hangi çapsızlıklar ve yetersizlikler bizi bu klik imparatorlukları(!) kurmaya sevk etti, ediyor?.. İBDA’dan “olmaya ve oldurma”ya dair anlaşılan bu mu olmalıydı, Bunun olması mı lazım? Malum Kumandan ilahi emirle perde arkasına geçti, öncesinde onca eleştiri-kritik yaptı. Niye? İBDA ile ünsiyet-bağ kurduğunu, İBDA’cı olduğunu iddia eden bizlerin olamadığımıza ilişkin… Ama kimse üzerine alınmadı, alınmıyor. Hatta nokta atışı şeklinde uyarıları ve ithamları var; kimse duymuyor, görmüyor, üzerine alınmıyor. Kör, sağır yani beton duvar… Niçin? Kumandan’ın yıllar öncesinden yaptığı iltifatların üzerine yattık, yatıyoruz. Ama yaptığı eleştirileri; imanımızı, amelimizi ve anlayışımızı yenilemek “nefs muhasebemizi” yeniden, yeniden yapmaya vesile kılarak, hatadan, yanlıştan dönmeyi düşünmedik, düşünmüyoruz! Olacak iş değil!.. Bu konjonktürde acilen ve ivedilikle kendimizi yenileyip, hatalardan dönüp, fikirle olan nisbetimizi edepli ve ahlaki bir zemine oturtup, meydanlara fikri anlamış ve idrak etmiş olarak çıkıp mücadeleyi sürdürmemiz gerekmez mi? Fikir bize kendisini, kendisinin istediği bir seviyede bir aşk, vecd, seviye, donanım, irfan, kültür, edep, ahlak, şecaat, cesaret, sadakat, bağlılık, dayanışma, dost ve düşman kutuplarını tam tespit, taktik, strateji, doğru politika, gençliğe sirayet-nüfuz, olay ve hadiseleri doğru anlama ve anlamlandırma, teşkilat kurma ve faaliyet… vs. beklerken bizler neyle meşgulüz? “Klik taassubu” ve onu meşrulaştırıcı debelenmeler (dedikodu fitne fesat aymazlığı)… Çok çirkin, çok ayıp, belki söz söyleyecek en son insan benim. Gel gör ki, söz söylemesi gereken de bizmişiz(!)… Kirlenmiş eller, paslanmış vicdanlar, enaniyet hevesiyle kilitlenmiş zihinler ne söyleyebilir ki?.. Öyle değil mi? Söyleseler bile, -ki söylüyorlar- etkisi ne oluyor? Olmuyor işte…

Namazda yaptığımız hataların telafisi adına uyguladığımız “sehiv secdesi” bana her açıdan çok manalı gelmiştir, geliyor. İlahi hikmet… Esası sağlam olan hiçbir şeyin boşa gitmeyeceğine işaret  –yeter ki hatayı, yanlış anlayıp telafi edilmesi bilinsin ve yapılsın- sizce de anlamlı değil mi? Farzlara, şart olana, zaruri olana tam bağlı kalmak şartıyla diğer vecibelerin eksikliği bu secdeyle gideriliyor. Ve yeni baştan namazı iade etmiyoruz… Zerre kadar iyiliğin-emeğin zayi edilmediğine ne güzel misal… Bütün bir hayata aplike edebileceğimiz bir husus. Zaten tövbe ve istiğfar kapısı da bunun için değil mi?.. Hani bir söz var ya, “hatadan dönenlere altından köprüler inşa etmeli”, esasa musallat olmayan hastalıklarımızın tedavisi, telafisi böyle. Şayet esasa dair (İBDA’nın özüyle-kendisiyle-mimarıyla) meselesi, derdi olanlar aramızda varsa onların çözümü başka. Onların yaptıkları veya yapılması gerekli olanları engellemeleri bir “kasıttır” ve bu davaya ihanettir. Evet kolpalıktan, kolpaçinoluktan, klikçilikten ve klik prensliğinden vazgeçip Büyük Doğu-İBDA’nın hayali fikir aleminde kurulmuş olan “Başyücelik Devleti”ni yeryüzüne indirip, gerçek hayatta müşahhasa dönüştürme ameline, aksiyonuna koyulalım… İBDA’nın iddialarının gelip geçici olmadığını (zaten değil) devrimci bir şuur ve onun amel-aksiyonuyla gösterebilelim. Davayı nefsimizin fosseptik çukurundan ve kıt anlayışımızla yorumlamaktan kurtulalım… “Ben, ben, ben!” Bataklığından çıkalım… İBDA’yı insan ve toplum meselelerinin çözüm mihrakı olarak doğru anlayıp, uzmanlık alanlarına sarkarken, meselenin sadece o olmadığı, o faaliyetin bile asıl gaye için olduğu şuurunu diri tutmalıyız. Yani mevzu ve meselelerde uzmanlaşırken, Başyücelik devletini kurma gayesinden uzaklaşmamalıyız.

Son Söz: Davaya nefslerimiz adına (enaniyet, egomuz ve hırslarımız vs.) milyonluk sadaka bahşetmekten ise vermekle mükellef olduğumuz 40’ta 1 zekâtımızı, canı gönülden verelim, vermeliyiz… (Meselenin para olmadığı anlaşılsın)

Not: Bu yazıda, İBDA Külliyatı’nda geçen bütün terkibi hükümleri de boca edebilirdim, kimsenin kuşkusu olmasın. Derdim, fikirde zengin falan gözükmek değil, derdim camiamızın hâlihazırdaki somut vaziyetine, insani ve vicdani bir yerden “ne isem o olduğum” halde bakmak, görmek, gösterebilmek derdiyle dertlenmek… Selam ile…

22.12.2018

Necdet KOCATAŞ

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.