19 Ağustos 2018
  • İstanbul30°C
  • Ankara30°C
  • Konya28°C
  • İzmir38°C

“HER KİM BİR MİLYON OKUYUCU BEKLEMEZSE BİR TEK SATIR BİLE YAZMASIN”

Oldum olası aykırı, titiz ve rahatsız edici bir kişiliğe sahibim. Sanırım bu yüzden bir milyon okuyucu beklemek yerine hep beni rahatsız eden meseleleri yazdım. Beni rahatsız eden hadiselerden ötürü rahatsız olanlarla da aram hiç iyi olmadı. Ne ben onları

“Her kim bir milyon okuyucu beklemezse bir tek satır bile yazmasın”

06 Şubat 2018 Salı 00:05

Eğitim buhranı!

İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri adlı kitabının 12.serisinde W.Goethe’nin “Her kim bir milyon okuyucu beklemezse bir tek satır bile yazmasın” sözüne karşılık şöyle bir cümle kuruyor; “Her kim beni okuyacak tek bir kişi bile vardır diye düşünüyorsa hemen yazmaya başlasın ve imkân bulursa ciltler dolusu yazsın.” İşte benim yazma serüvenim bu cümleyle başladı.

Oldum olası aykırı, titiz ve rahatsız edici bir kişiliğe sahibim. Sanırım bu yüzden bir milyon okuyucu beklemek yerine hep beni rahatsız eden meseleleri yazdım. Beni rahatsız eden hadiselerden ötürü rahatsız olanlarla da aram hiç iyi olmadı. Ne ben onları sevebildim ne de onlar beni.

Bir devlet okuluna adımımı attığım ilk gün çocukların o perişan, aciz, zavallı ve ızdırap dolu hallerinden ve onların kurmalı saat gibi dolaştırıldıkları soğuk binalardan rahatsız olmuştum. Düşünün o binalara okul diyorlardı!

Ders kitaplarındaki FETÖ propagandalarından, tarih sövgüsü şiirlerden, nötr cinsiyet projelerinden, ABD ile yapılan eğitim anlaşmalarından rahatsız olduğum için yazdım.

Kısacası bu ülkenin çocuklarına reva görülen tarihsiz, ruhsuz, 19.yüzyıl eğitim düzeneğinden rahatsız olduğum için bilhassa eğitim yazılarına ağırlık verdim. Sendikaların terör propagandası yaptığı, makam mevki için liyakati, ahlakı, vicdanı rafa kaldırdığı bir dönemde kimsenin yazmaya cesaret edemeyeceği meseleleri yazdım. Peki, başarılı olabildim mi?

O zaman yine Özel’den devam edelim ve başarı denilen şeyin ne olup olmadığına bir bakalım. Başarı denilen şey eğer bir yarışmanın sonucu elde ediliyorsa, başarılı kimse başkalarını alt ederek, gerileterek istenen sonuca ulaşıyor demektir. Yani başarı denildiğinde modern hayatın kabul ettiği gibi başkalarının felaketi pahasına ele geçen bir saadetten bahsediyorsak bu başarı değildir.

O halde boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için bütün gayretini harcadığı halde onu kurtaramayan birini de başarısız mı ilan etmeliyiz? Benim mevzu da biraz böyle.

Eğer milli eğitim meselesinde böyle bir başarısızlığım söz konusu ise bu başarısızlığımla iftihar ediyorum.

Bin yıllık milletin vicdanına hitap etmeyen bir eğitim sisteminden rahatsız olmayan insanların durumu ise hala tüylerimi ürpertiyor. Bir o kadar da acıklı bir durum bu! Yıkılan binanın altında can çekişen insanlara benziyoruz. Hala bu enkaz üzerine Batı’nın maarifini dikmeye çalışıyoruz.

Geçenlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha eğitim dedi. “Gençlerimize iyi bir eğitim ve öğretimle birlikte, manevi bir iklim de sunmamız gerekiyor. Ruhsuz beden nasıl cesetten ibaretse, gönül dünyası ihmal edilmiş gencimizin eğitim öğretimi de sadece maddi bilgilerle sınırlıdır” ifadeleriyle meselenin önemine dikkat çekti. Bu konuda en büyük desteği TÜGVA gibi sivil toplum kuruluşlarımızdan bekliyoruz diyerek öğretmen sendikalarından da umudunu yitirdiğini gösterdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan her gittiği yerde 1000 yıldır burada olduğumuzu hatırlatarak eğitime dikkat çekiyor. Çünkü ruhsuz mektep, şuursuz gençlik demektir. Cumhurbaşkanımız yerini bilen, sağlamlaştıran, önce istiklal sonra istikbal diyen köklü, özgün, özgür, bağımsız bir ülke emeli güden şuurlu insanların yetişmesini arzu ediyor. Çünkü o da eğitimden rahatsız.

Bugün bir eğitim buhranı yaşıyoruz. Peki, neden başka kimse rahatsız olmuyor? Neden kimse eğitim-öğretim meselesini dert etmiyor? Eğitim-sen gibi öğretmen sendikalarının Afrin’de terör örgütüne yönelik yaptığımız büyük operasyonu savaş olarak nitelediği ve bu tür zihniyete sahip binlerce öğretmenin okullarda çocuklarımızı zehirlediği bir ülkede eğitim meselesi kimsenin dikkatini çekmiyor mu?

Bu ülkenin çocuklarından çok koltuğu düşünen omurgasız, ezik, lüpçü AKP’lilerin zehirli sarmaşık gibi okul binalarını sardığı bir dönemde eğitim kimsenin umurunda olmayacak mı? FETÖ’nün eğitim aracılığıyla çocuklarımızı devşirdiği bir ülkede bizim kendimize ait bir mektebimiz olmayacak mı?

Bize bir mektep lazım diyordu Nurettin Topçu, öyle bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin, her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın, vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin. Peki, bu mümkün değil mi?

Yine ızdırap çeken bir dille haykırıyorum; bu ülkenin çocukları için lütfen eğitime azami hassasiyet gösterin. Ben mi? Sizi rahatsız etmeye devam edeceğim!

Ufuk Coşkun-Milat

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.