26 Ekim 2020
  • İstanbul19°C
  • Ankara22°C
  • Konya23°C
  • İzmir22°C

GAZETECİ YAZAR S. BİLGEHAN EREN'DEN İMZA GÜNÜ!

Yayınlanmış üç kitabı bulunan Gazeteci Yazar ve Şair S. Bilgehan Eren, Gölge Kitabevi'nde okuyucularıyla buluşuyor!

Gazeteci Yazar S. Bilgehan Eren'den İmza günü!

21 Aralık 2016 Çarşamba 13:55

Gazeteci Yazar S. Bilgehan Eren'den İmza günü!

Gazeteci Yazar ve Şair S. Bilgehan Eren, Gölge Kitabevi'nde okuyucularıyla buluşuyor! Bilgehan Eren'in bugüne kadar yayınlanmış üç kitabı bulunuyor; Çıkmaz Sokak, Paspartu ve Arz-ı Hal
imza-gunu-afis.jpg
Gölge Kitabevi'nde 31 Aralık'ta Saat iki de gerçekleşecek buluşmada Eren, hem kitaplarını imzalayacak, hem de okuyucuları ile hasbihal edecek!
 

Çıkmaz Sokak'ın 2. Baskısı da çıktı!

S. Bilgehan Eren'in "Çıkmaz Sokak" isimli kitabının ikinci baskısı da Kökler Kitabevi'nden çıktı!
ÇIKMAZ SOKAK “Global İktisat” isimli eser, bugüne dair meselelerimizin; düşünce, tarih, iktisat, sinema, kültür, reklamcılık gibi geniş alanlar üzerinden, modern dünyada “büyük resmi görmenin” tahlilini içeriyor. 
ikinci-baski.jpg

"Modern dünyanın muhasebesini yapan bir kitap!"

Üstad Necip Fazıl’ın “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” haykırışını başa alan ve “Destan” şiiri ile okuru selamlayan yazar S. Bilgehan Eren, bir nevi bu şiirin şerhini yaparken, başta Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere, Cemil Meriç’ten Nurettin Topçu’ya, Huxley’den Eric Hoffer’e, Sadettin Ökten’den Mustafa Özel’e, George Orwell’den Max Weber’e, İsmet Özel’den Giovanni Papini’ye kadar birçok düşünce adamından son derece önemli iktibaslar yaparak modern dünyanın muhasebesini yapıyor.S. Bilgehan Eren
 
 
kitap-kapak.jpg
ÇIKMAZ SOKAK “Global İktisat”
 
S. Bilgehan Eren
 
Kökler Derneği Yayınları
 
2. Basım
 
Aralık 2016, İstanbul
 
208 sayfa

Kitabın Önsözü:

«Işıklar içinde, bir taraftan düdükler çalınırken, ancak kaptanların anladığı mânada gemi yavaş yavaş batıyor ve salondakiler çığlığı basıyor: 
“- Batıyoruz, kurtarıcımız nerede!...” 
İşte bunu gören cins kafa (Toynbi) diyor ki: 
“İstikbâl İslâm’ındır!..” 
Ama şu sefil temsil kadrosundaki İslâm’ın değil..» 
 
 
Büyük Doğu Mimarı’ndan aktardığımız bu satırların bitişiğinde, dünyanın bir büyük inkılâp beklediği 21. asırda, yeryüzüne numunelik teşkil edecek; iyi-güzel-doğru yolunda, fazilete göre yaşamanın tohumlarını atacak; sırtındaki tarih borcunu namus borcu bilecek; sancağı düştüğü yerden kaldırıp Nizâm-ı Âlem için İ’lâyı Kelimetullah davasını bayraklaştıracak Anadolu coğrafyasının hâli -2014 yılı itibariyle- kısaca şudur: 
 
Büyükşehirlerdeki “tower”lardan uçacak gökyüzü bulamayan kuşlarla, “center” ve “AVM”lerden yaşayacak toprak bulamayan karıncalar... Kendimizden başkasını gör(e)meyen bir göz ve gönül planı... Her türlü sözde lüks imkânın içinde, en yeni ve en iyi “yaşam merkezleri” inşa edilme yarışında ama ruhî inşa bir kenara bırakılmış, en ibtidaî insanın bile mâlik olduğu madde ve mânâ kuvvetine sahip olmayan, zevksiz-estetiksiz daha da önemlisi UFUKSUZ bir vasatta, insanoğlu güya modern bir hayat sürmektedir. 
 
Köşe dönücülüğün itibar telâkki edildiği ve baş sermayesinin de döneklik olduğu bir toplumda, Allah Resûlü’nün ezelî ve ebedî “Yıldızlar Kadrosu” unutularak, her köşe başında “pop star”, “mega star”, “medya star”dan geçilmeyen bir “star” asrında (!), “lider markalar”dan, “lider oyuncular”a kadar her sektör ve her meslekten “mega satar”lık iddiasının alıp başını gittiği; çıplak poz verenlerin “cesur”, sahnede rol kesenlerin gençliğe “rol model” olduğu bu “ÇIKMAZ SOKAK”ta, bulanıklaşmış ve haddinden fazla “internet”leştiği için bir türlü “net”leşememiş iğdiş zihinler panayırını müşahede etmekteyiz. 
 
“Çıkmaz Sokak”taki bu panayır ortamında belki de en acısı, hakikatleri yerli yerine oturtacak, yüreklerindeki kor ile buz tutmuş idrakleri çözecek büyük muztaribler, türlü vesilelerle gömülmeye çalışılırken, sahte ve meccani kahramanlar sahnenin en önünde boy boy sıralanmıştır. 
 
Evet, günümüzde, balon gibi şişmeyi gelişmek zanneden bir yanılgıyla, birçok sahada hâlimiz içler acısıdır. Malûm, deveye sormuşlar, “Neden boynun eğri?” diye. Deve cevap vermiş, “Nerem doğru ki?”. Bu hakikate denk düşercesine, 21. yüzyılın Anadolu coğrafyasında; insanları basiretsiz, tefekkürü marifetsiz, ibadeti hidayetsiz, şehirleri şahsiyetsiz, siyaseti kifayetsiz, yöneticileri kabiliyetsiz, yönetimi adaletsiz, sanatı haysiyetsiz, aydınları zahmetsiz, gençleri abdestsiz, lokmaları bereketsiz ve nihayetinde iktisadî hayatı da son derece çaresizdir. 
 
 
Diğer bir yandan, “Ruh olmadan madde imarı, körler koğuşunu ziynetlendirmektir” hikmetine nisbetle; bugün insanoğlu -dünya çapında- muazzam kemiyet kabarışlarından sonra, hazin bir keyfiyet çöküşü içinde. 
 
Devler kıvranıyor, cüceler çırpınıyor; dünya büyük bir kaos, keşmekeş, adaletsizlik ve sömürü yaşıyor. 
 
Bu sömürü ise, eski tahlillerde belirtildiği gibi, artık sadece “üretimhane”lerde değil, çok daha geniş bir sahada, bir nevi “tüketimhane”de, “piyasa”da gerçekleşiyor. 
 
Aydınlanma dönemiyle Tanrı merkezli yaşantıdan çıkan ve aklın hükümranlığına koşan Batı insanının örgütlediği bu “seküler piyasa”, başlangıçta onun eseri olduğu varsayılsa da, müntehasında insanları kendine esir etmiş, “elitist” bir azınlığın elinde, çoğunluğa hükmeden bir işgal aracına dönüşmüştür. 
 
Ve bu araçlar, kimi zaman “boyna takılan altın prangalar” gibi göze görünür olsa da, zihinleri iğdiş ettiği için, çoğu zaman göze görünmemektedir. Zira, unutmamak lâzımdır ki en tehlikeli zincirler, bileklere değil, yüreklere ve zihinlere geçirilenlerdir. 
 
İnsan iradesini teslim alan piyasa, bugün tüketim toplumu denilen, ihtiyaçların temininden öte, isteklerinin tatminine odaklanmış, merkezinde hazzın yer aldığı “birey”ler teşekkül ettirmiştir. Bir bakıma da, tek-likten, tek-tipleşmeye giden bu bireyler, tüketimi bir iletişim aracı ve kimlik inşası olarak gördükleri için, misal, sadece ekmek ve beyaz eşya gibi maddî şeyleri değil, kültürden sanata kadar her şeyi tüketim malzemesi yapmıştır. Hiçbir şeyin kalıcı kılınmadığı “ÇIKMAZ SOKAK”ta, insanoğlu için iş gide gide; dostluk, vefa, aile, evlilik, sadakat, hâsılı her şeyin tüketilmesine veyahut içinin boşaltılarak mânâ değerinin azalmasına sebep olmuştur. 
 
Batılı bir fikir adamının cümleleriyle söylersek, “Ekonominin içtimaî ilişkilere gömülü olması gerekirken, içtimaî ilişkiler ekonomik sisteme gömülü kalmıştır.” Tabiî ki bunda -ruha bağlı olmayan- aklın nereye götürdüğünün ve maddesine tasarruf edemeyen ruhun, havada başıboş parendeler atmak gibi, hiçbir yere vardıramayacağının hikmeti de gizlidir. Şuurla kavramamız gereken, meselenin sadece iktisadî yahut siyasî olmaktan öte, daha çok fikrî, ahlâkî ve kültürel olduğudur. 
 
Materyalistler her ne kadar iktisadı ahlâka üstün bir seviyede mevkilendirmiş olsa da, biz, “kökler”den öğrendiğimizi söyler ve dünya üzerinde ne kadar kültür varsa o kadar ahlâk olduğunu, aynı çizgide her ahlâkın da bir iktisadî bünyesi olduğunu kabul ederiz. 
 
İdeolojisini kökleştirememiş toplumların nasıl ki biliminden kültürüne kadar her şeyini başkaları üretiyorsa; kendi fikrini kuramamış, dile getirememiş, anlatamamış, eşya ve hadiseleri tasarrufu altına alamamış insanın da, iktisadî yaşantısına her açıdan (maddî ve mânevî) başkaları şekil veriyor. Bu noktada, tâbi olanların, tâbi olunan efendilerinin fikrinden söylemine, iş yapış tekniğinden yaşantısına kadar her şeyine muhtaç olduğu apaçık ortada; velev ki Müslümanlık iddiasında olsalar bile. 
 
Dolayısıyla, şu ânda okumakta olduğunuz bu kitap, dışarıda bolca bulunan ve ilgili fakültelerde anlatılan (ki birçoğu önce ezberlenir, sonra okul bitince de unutulur) iktisat tarihinden, teorilerinden, terimlerinden veya teknik analizlerden, kısaca malûmatfuruşçuluktan öte, İslâm velisinin buyurduğu “İlim cehli izale eder, ahmaklığı değil...” hikmetini, “Ahmaklıkla müminliğin bir arada olamayacağı” ölçüsüyle birlikte, manivela noktası kabul ederek, bir dünya görüşüne nisbet iddiasıyla, meselelerin iktisadî olduğu kadar tarihî, fikrî, kültürel yönüne de mercek tutmaya çalışmış, bu doğrultuda BİR ANLAYIŞ TEMİNİ ÇABASI olarak kaleme alınmıştır. 
 
Anlaşılmasını isteriz ki, bir ameliyathanedeki cerrahî müdahale araçlarının bilinmesi bir yana, asıl mesele hastalığın ne olduğu ve tedavisinin nasıl mümkün olduğudur. Operatör neşteri sonraki iştir. Oysa günümüzdeki resmî görüşün iktisat eğitimi (ki bunun “homo economicus” insan yetiştirme misyonunu da hesaba katınca) tüm araç ve gereçleri tanıtırken, hastalığın teşhisi noktasında, -kendi sisteminin sözde selameti açısından- son derece güdük kalmaktadır. 
 
Kitabın “akademik literatür” açısından değerlendirmesine gelince, eğer akademiden kasıt, günümüzün “seküler bilimsel diktatörlüğü” ise, hemen vurgulayalım ki, altın madalya için koşanın, teneke madalya dağıtıcılarından beklediği hiçbir şey yoktur. Dilimizi konuşan ehlinin tenkidine ise sonuna kadar elbet açıktır. 
 
Düsturumuz bellidir. “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imanda olamaz!” buyuran Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerinin ölçülendirmesi yanında, Ebu Haşim Es-Sofi’den: Bir gün zamanının “Kadı”sını bir evden çıkarken görür ve gözyaşları içinde şöyle der; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!” 
 
 
“Zamanı gelmiş bir fikir, dünyanın en güçlü ordularından bile daha kuvvetlidir” diyerek, “önsöz”ümüzün son sözünü Mütefekkir Mirzabeyoğlu’na bırakalım: 
 
«Karıncıların savaşından bana kalan ders, başı koptuğu hâlde ısırdığı yeri bırakmayan karıncaların hâliydi. İşte yol, işte yolcu, can kardeşim.»
 
Ağustos 2014 - İstanbul
Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.