19 Kasım 2018
  • İstanbul16°C
  • Ankara6°C
  • Konya4°C
  • İzmir16°C

"ESKİ TÜRKİYE", DARBELER (15 TEMMUZ) VE CUMHUR İTTİFAKI -I-

Şükrü Sak

29 Nisan 2018 Pazar 18:53

Türkiye’de 7 Şubat’la başlayan, 17/25 Aralık’la devam eden ve 15 Temmuz darbe girişimi ile fiili bir saldırıya dönüşen sömürgeci emperyalist politikaların Türk halkını nasıl bir kıskaca aldığını görmek zorundayız!

Bunu yazmakdan maksadımız, Türkiye’de 7 Şubat’la başlayan, 17/25 Aralık’la devam eden ve 15 Temmuz darbe girişimi ile fiili bir saldırıya dönüşen sömürgeci emperyalist politikaların Türk halkını nasıl bir kıskaca aldığını göstermek. Bu fotoğrafı bütün netliği ile görmezsek, büyük kırılmaların yaşandığı son dört-beş yıllık süreci de doğru değerlendiremeyiz…

 

‘Eski Türkiye’ darbeler (15 Temmuz) ve Cumhur İttifakı -I-

TÜRKİYE’DE siyasi sistem 1940’lardan bu yana sancılı değişimler yaşadı.

Özellikle “çok partili demokratik sistem”e geçiş süreci ile birlikte bir bakıma darbeler süreci de başlamış oldu. Bunun “niçin böyle olduğu?” ayrı bir tartışma konusu elbette. Ama dış yüzden baktığımızda bile kabaca görünecek husus, Türkiye’de sistemin “askeri vesayet” altında bulunduğu, dolayısıyla siyasi sistemi de askerin dizayn ettiği gerçeğidir.

1960 darbesi ile birlikte –ve sonrasında– oluşturulan mevcut siyasi geleneği, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ile bir kere daha kendi tabii seyrinde ilerlemesine darbe vurularak sosyolojik yapı parçalandı. Askeri vesayet sistemi, “İttihatçı geleneğin” uzantısı olarak, toplumu ve siyasi yapıyı tepeden bir dayatma ile, istediği yönde “değiştirme” eğiliminden hiç vaz geçmedi. Bütün darbeler esas olarak, “neyi niçin yaptıklarının?” izahını da hiçbir zaman yapamadılar! Ezberlenmiş ve toplumda sosyolojik olarak karşılığı bulunmayan birkaç klişe ardına sığındılar hep…

12 Eylül’den sonra, tırpanlanmış siyasi yapılar, yeniden kendi mecrasına dönmeye çalıştılar. 12 Eylül darbesi, siyasi partileri “askeri” bir yaklaşımla hizaya sokmak için ABD patentli “siyasi mühendislik projeleri”ni devreye soktular. Türkiye’de “Ilımlı İslâm Projesi”nin temellerinin atıldığı yıllar, 12 Eylül darbesinden sonraki yıllardır. (15 Temmuz’da bütün çıplaklığı ile ortaya çıkan bu projenin aslî taşıyıcısı FETÖ’nün projelendirildiği yıllar. Bugünden geriye doğru izi sürüldüğünde bu projenin temelinin o yıllarda atıldığı görülecektir…)

12 Eylül Darbesinden sonra nisbî olarak rahatlayan toplum ve siyaset, 90’lı yıllarda tekrar kendi tabii mecrasına yöneldiğinde bu defa da, “post modern” bir darbe ile hizaya sokuldu; 28 Şubat darbesi… Askeri vesayetin, doğrudan “siyasete ve topluma” yeni bir ayar vermesi olarak değerlendirilebilir. “Askerin onaylamadığı hiçbir siyasî oluşuma izin verilemez!” dayatmasına, medya, iş dünyası da destek verdi. 

Asker-siyaset ilişkisinin bu niteliği aslında Tanzimat’la başlayan “Batılılaşma stratejisine” –bir bakıma iman etmiş- “İttihatçı geleneğin” yenilenmiş hâliydi. Daha doğrudan bir ifadeyle, asker-siyaset ilişkisinde, Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak gelen, askerin “hâkim ve belirleyici rolü” siyaseti de bir bakıma “şahsiyetsizleştirmiş-kimliksizleştirmişti…”

28 Şubat darbesinden sonra, bütün dünyada tarihin akışını değiştiren 11 Eylül saldırısı oldu. Ardından 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali geldi.

ABD’nin Irak’ı işgali…

20 Mart 2003’de ABD’nin okyanus ötesinden gelerek Irak’ı işgal etmesi bütün bölge ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de çok temel değişikliklerde etkili oldu. 60’lı yıllardan itibaren Türkiye’yi ve Türkiye’deki iç siyaseti istediği gibi “yönlendirmeyi” başarmış ABD, bu defa bölgeye farklı amaçlarla gelmişti. Türkiye’yi “ABD’nin uç karakolu” olarak gören ABD yaklaşımı o zamana kadar ilişkide olduğu “derin devlet” olarak adlandırılan yapıyı, kendi politikaları açısından kullanışsız görünce tasfiye etmeye karar verdi! Bu aynı zamanda “Ilımlı İslâm Projesine” niçin ihtiyaç duyduğunu da açıklayan bir durumdu! Soğuk savaş döneminde Sovyetlere karşı oluşturulan “örtülü organizasyonlar” bu defa Ilımlı İslâm projesinin yerleştirilmesi amacına hizmet etmeye başladı!

 “Eski Türkiye” tanımlaması…

Bu kavram, “yeni Türkiye” tanımlaması ile karşılık bularak, Türkiye’nin artık ciddi anlamda “demokratikleşmesini” siyasi sistemde ve devlet politikalarında önemli değişikliklere gidileceğini ifade ediyordu. “Eski Türkiye” kavramı, bir bakıma sadece “yeni Türkiye”nin ne olduğu, nasıl bir değişikliğe gidildiği, hangi temel politikalarda ne gibi değişiklikler yaşandığı, devlet toplum ilişkileri anlamında neleri değiştirdiği gibi sorularla açıklanabilirdi. Bu sorunun asıl cevabı, “AB eksenli” düzenlemelerde aranmamalıdır. Çünkü değişim ve dönüşüm talebi, “AB normlarının” tamamını “doğru” kabul eden bir toplumsal talebe dayanmıyordu asıl itibariyle… Toplumun önemli bir kesimi, “AB’nin sömürgeci” bir yaklaşımı olduğuna inanıyordu…

28 Şubat Post modern darbesinden sonra, 2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesi ile Türkiye’de yeni bir süreç başladı. Bu “eski Türkiye”nin artık çürümeye, siyasî ve ahlakî anlamda da yozlaşmaya başlayan siyasi sistemini revize etmeyi amaçlıyordu. 12 Eylül Darbesi ile temelleri atılan, 28 Şubat darbesi ile bir kere daha “hizaya sokulmaya” çalışılan siyasi sistem yine tıkanmıştı.

O yüzden bu süreç, “demokratikleşme” konusunun en çok konuşulduğu, tartışıldığı yıllar oldu… Bir yanda bölge ülkeleri emperyalizm tarafından yağma ve talan edilirken, diğer yandan Türkiye’nin tarihi ve geçmiş birikim ve tecrübeleri ile dirilmesi, emperyalizmin güdümünden çıkma iradesi kırılmak isteniyordu… Türkiye’nin sömürgeci politikalardan kurtulma isteği ve iradesi bir daha asla dirilmemek üzere bitirilmek isteniyordu. Üretilen politikalar ve sergilenen yaklaşımlar bunu gösteriyordu.

“Eski Türkiye” nasıl bir Türkiye’yedi…

İlk defa siyasi paradigma bu şekilde ortaya konuldu. Siyasî alanda yenilikler, Avrupa Birliği ile belli bir noktaya gelen ilişkiler sonrasında siyasi literatürde ilk defa dillendirilmeye başlandı. O zaman Başbakan olan Erdoğan tarafından kullanılan bir ifadeydi bu; “eski Türkiye…”

Tesettürlü olduğu için oğlunun yemin törenine alınmayan günlerdi eski Türkiye... Çok şükür bugün böyle bir ayrım yok.

 

Peki nasıl bir Türkiye’yeydi eski Türkiye?..

Bunun en anlaşılabilir ve net fotoğrafını geçtiğimiz günlerde vefat eden Av. Harun Yüksel ağabeyin, 90’lı yıllarda yaptığı, esaslı bir sistem-demokrasi eleştirisi sayılabilecek- makalesinden kısaca gösterelim:

(“Laikim, Atatürkçüyüm, Türküm” dışında hemen hiçbir fikrin rahatça söylenmesinin mümkün olmadığı, hele hele buna aykırı fikirler etrafında örgütlenmeye kalkmanı, “milletin birliği, vatanın bölünmez bütünlüğü ile laik ve demokratik cumhuriyet varlığı”na karşı amansız bir düşmanlık, yıkıcılık, bölücülük ve terörizm sayıldığı ve bu tür hainâne emeller peşinde koşanların “kahraman” TSK ve “şerefli” Türk polisi ile, “fedakâr” korucular ve “vefakâr” ve “vatansever” kontragerillacılar tarafından ellerinde kitap, dergi, gazete gibi örgütsel dokümanlarla birlikte “başarı” ile çoğunlukla ölü ve bazen de tesadüfen yaralı ve yarasız olarak sağ ele geçirildikleri, yaralı ve yarasız olarak sağ ele geçirilenlerin işkence tezgahlarında devletin şefkatli elleriyle analarından doğduklarına pişman edildikleri, o üç “mümtaz” kelime haricinde hiçbir siyasi parti ve derneğin asla ve kat’a kurulamayacağı, es kaza kurulanlar olursa, “Türk adaletinin şaşmaz terazisinde” derhal kapatılacağı, namaz kılanların TSK’ya, türban takanların okullar ile resmi dairelere subay, öğrenci ve memur olarak girmesinin kesinlikle yasak olduğu, devlet ricalinin zırt pırt topluca veya tek tek Anıtkabir’e çıkarak “saygı” duruşu yapmak ve şeref defterine içinden gelsin gelmesin yağ yakmak zorunda bırakıldığı, ilkokullarda okutulan milyonlarca çocuğun “Türküm, Atatürkçüyüm” gibi mânâsız bir tekerlemeyi her Allah’ın günü bağıra bağıra söylemekle mükellef olduğu, en ufak mezrasından en büyük şehrine kadar bütün yerleşim birimleriyle bütün kamu kuruluşları ile kışlaların devlet zoruyla hiçbir estetik kıymeti olmayan heykel ve büstlerin dikildiği, üstelik de yılın muayyen günlerinde öğrenci, asker, memur, amir gibi devletin eline düşmüş ne kadar vatandaş varsa bu büst ve heykellerin önünde eğilmeye zorlandığı, devlet bütçesinden ayrılan trilyonlarca para ile en büyük kamu kuruluşlarından biri haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Allah’ın indirdiğinden farklı bir “resmi İslâm” sahteciliğinin üretildiği, halkla yakın tarihi arasında 5816 sayılı aşılmaz bir duvar çekildiği, TBMM Başkan ve Başkanvekilleri ile muayyen günlerde TC Cumhurbaşkanının İngiliz Lordlarının uşaklarının giydiği kıyafet olan smokin giyme mecburiyeti olan, halkın milli kıyafetleri ile milli alfabesinin yasaklanarak yerine batı karikatürü bir giyim tarzı ile Lâtin alfabesinin dayatıldığı, halkın inançları gereği kestiği kurban derileri ile yine inançları gereği verdiği fitre ve zekatların THK isimli resmi himayeye mazhar bir imtiyazlı dernek tarafından alenen gasp edildiği, açık veya kapalı salon toplantısı tertip etmenin deveye hendek atlatmaktan beter şartlara bağlandığı, basına kanuni ve fiili yığınla yasak ve sansür uygulandığı, gazete ve dergilerin kanunen veya fiilen (defakto) olarak kapatılabildiği, bu kapatmalardan radyo ve tv’lerin de bolca nasibini aldığı, yazılı veya sözlü olarak muhalif bir fikrin açıklanabilmesi için insanda mangal gibi bir yürek ve ardından başına getirilecek bin türlü belaya sabretmesini bilecek bir karakter taşımasının ön şart olarak bilinmesi gerektiği, bir ülke…”

Evet, işte “eski Türkiye”nin en net fotoğrafı buydu…

Bu tabloda farklı örnekler üzerinden anlatılan “eski Türkiye” fotoğrafındaki bir takım uygulama ve yaklaşımların bugün değişmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bunu anlatmaktan maksadımız, Türkiye’de 7 Şubat’la başlayan, 17/25 Aralık’la devam eden ve 15 Temmuz darbe girişimi ile fiili bir saldırıya dönüşen sömürgeci emperyalist politikaların Türk halkını nasıl bir kıskaca aldığını göstermek. Bu fotoğrafı bütün netliği ile görmezsek, büyük kırılmaların yaşandığı son dört-beş yıllık süreci de doğru değerlendiremeyiz…

Bu “eski Türkiye” fotoğrafı, Türkiye’nin siyasi hayatının şekillenmesinde emperyalist sömürgeci politikaların ne kadar etkili ve belirleyici olduğunu da dolaylı yönden ispatlıyor.

15 Temmuz darbesinin püskürtülmesi, aynı zamanda siyasi hayatımızdaki, emperyalist sömürgeci politikaların da etkisizleşmeye başladığı bir kırılma noktası olmuştur.

YARIN:  15 Temmuz darbesinin başarısızlığı ve Cumhur ittifakı…

Şükrü Sak-Milat

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Son Yazıları Tümü
08 Kasım 2018 Perşembe 01:15

"Olmak" mı, "görünmek" mi?

08 Ekim 2018 Pazartesi 22:34

Bu cinayette bir "tuhaflık" var...

29 Eylül 2018 Cumartesi 20:15

Kıyamet tarihi; Newton mu, Mirzabeyoğlu mu?

09 Temmuz 2018 Pazartesi 14:42

Bakın ne buldum?

08 Temmuz 2018 Pazar 13:55

Yamalı Bohça ittifakı

08 Temmuz 2018 Pazar 13:53

Gerçek hayata hoşgeldiniz!

18 Haziran 2018 Pazartesi 23:42

Kumandan'ın ardından... Bitmemiş şiir...