22 Ekim 2018
  • İstanbul16°C
  • Ankara6°C
  • Konya9°C
  • İzmir13°C

DOĞUNUN VE BATININ FATİH'İ...

Fatih’in hoşgörüsünün sebebi dini ve milli özgüveninden kaynaklanmaktadır.

Doğunun ve Batının Fatih'i...

05 Ocak 2018 Cuma 11:48

Doğunun ve Batının imparatoru; Fatih...

Fatih Sultan Mehmet Han’la ilgili okuduğum yabancı yazarların, onu, “büyük komutan, dahi kişilik, soğukkanlı, hırslı, disiplinli, hesapçı, azimli, kararlı” gibi sıfatlarla nitelendirdiğini gördüm çoğu kez. Kendi bakış açılarıyla çizdikleri Fatih portresinde bence eksik olan, onun hakikatle ilgili olan tarafıdır. Ne kadar överler veya eleştirirlerse de bizim baktığımız gözle göremedikleri kesindir. 

Bizim ise Fatih’e bakışımız onun bir beşer olduğun unutarak kutsamak değil, aksine insanî yönlerini öne çıkararak kendisini tanımak adına bir kapı açmaktır. 

Geleceğin Fatih’i olacak Mehmet küçük yaştan itibaren sıkı bir eğitime tabi tutulmuştur. Kendi karakteri de buna müsait olduğundan, eğitimle yoğrularak geçen çocukluğu ve gençliğinde devrin ünlü alimlerinden dersler almıştır.  

Şehzade Mehmet’in ilk hocası olan ve ondaki zeka pırıltılarını ilk sezen, kendisinin eğitimi için Mısır’dan gelen ünlü alim Molla Gürani'dir. Daha önceki hocalarına kök söktüren şehzade, Molla Gürani'nin elinde şekillenmeye başlamıştır. Ondan aldığı dini ve ahlaki terbiyeyle karakteri sağlamlaşmış, hakkı hukuku bilen, haramı helâli ayırdeden bir devlet adamı olma yolunda ilk adımlarını atmıştır. Aralarındaki samimiyet baba oğul kadar ileri derecede olsa da gün geldiğinde Molla Gürani, padişahın referansına sahip bir kişiyi şeriata aykırı olduğu gerekçesiyle reddetmekten kaçınmayacak kadar adalet sahibi bir alimdir. 

Fatih’i şehzadeliğinden beri yalnız bırakmayan diğer bir isim de fıkıh alimi Molla Hüsrev’dir. Sonradan Galata ve Üsküdar kadılıkları ile aynı anda Ayasofya müderrisliğini de yürütecek kadar büyük bir âlimdir. Fatih, ondan söz ettiğinde “Zamanımızın Ebu Hanifesi'dir” diyerek teveccüh ve sevgisini belirtirdi. 

Diğer hocalarından biri olan Hocazade Muslihiddin Mustafa da Sahn-ı Seman medreselerinde müderrislik yapma mertebesine erişmiş bir alimdi. Fatih, ilim meclislerinde bulunmaktan zevk aldığı için sık sık böyle meşveretlerde hocalarıyla bir araya gelir, onların fikirlerinden istifade ederdi. Hocazade ve zamanın diğer bir alimi Ali Tusî'yi görevlendirerek İmam-ı Gazali ve İbni Rüşd’ün görüşlerini karşılaştırmalarını istemiş ve bu münazaradan çok memnun kalmıştır.  

Mehmet’in ruhunu bu olgunluğa eriştiren, göğsündeki ateşi harlayıp doğru istikamete yönlendiren, kendisini ve kainatı keşfettiren Ak Şeyh'i anmadan olmaz tabi ki. Mehmet'in normal derslerinin dışında kendisiyle daha çok vakit geçirmek istemesine karşı “Sen kendini sair halk gibi sanmayasın” diyerek ikaz eden ve saltanatın ağır yükünü omuzlamak için ona mürşitlik yapan Ak Şeyh. Kuşatmanın en zor zamanlarında, Mehmet’in bunaldığı çadırından çıkmadığı günlerde ona mektup yazarak, “Sabredenlerin mükâfatlarının büyük olacağını” söyleyerek zaferi müjdeleyen Ak Şeyh. Onun verdiği motivasyonla ”Ya ben İstanbul’u alırım ya İstanbul beni“ diyen Mehmet, zafere giden yolda ihtiyacı olan manevi desteği hocası Ak Şeyh'ten almıştır. 

Bu hocalarla terbiye gören Mehmet'in tahttan feragat edip 1446 da Manisa’ya döndüğünde gösterdiği olgunluk, onun kâmil insan olma yolunda adım adım ilerlediğinin göstergesidir. 1453de büyük fethi gerçekleştirdiğinde ise sanki 21 yaşında bir genç değil de, yaşını başını almış bir insan olgunluğuyla karşılamıştır bu zaferi. Düşünün bir kere, henüz 21 yaşında, ordularının başında Müslüman ve muzaffer bir komutan olarak şehrin surlarından içeri girip Hristiyan dünyasının kalbini söküp alıyor ve sonrasında ise Ayasofya’nın önüne geldiğinde atından inerek şükür secdesine kapanıyor ve Allah’a hamd ediyor

Bu tevazu sahibi ve gönlü zengin genç bu büyük zaferi kendisine yakışacak biçimde hazmetmeyi bilmiştir. Şehrin yağmasına 3 günden fazla müsaade etmeyen Fatih, elinden geldiğince şehre ve içinde yaşayan insanlara sahip çıkmıştır. Dini inançlarına hiçbir şekilde karışmayarak istedikleri gibi yaşama ve inanma özgürlüğü vermiştir. Şehirden kaçan aileleri çağırmış, canlarına ve mallarına dokunulmayacağını garanti etmiştir. Doğu ve Batıdaki alimleri davet etmiş, İstanbul'u bir kültür ve sanat merkezi haline getirmeye gayret göstermiştir. Fetih sonrası, Doğu Roma’nın son imparatoru Konstantin Paleologos’un cenazesini de ölülerin arasında buldurarak "İmparatorlara imparator gibi ölmek yakışır” diyerek defnettirmiştir.

Fatih’in hoşgörüsünün sebebi dini ve milli özgüveninden kaynaklanmaktadır.

Çocukluğundan beri aldığı  eğitimle sırat-ı müstakim  üzerinde yürümeyi kendine görev edinen Fatih, evrensel bir hak ve hukuk duygusuyla hareket etmiş, günümüzde dahi hayretle karşılanacak  kadar entelektüel bir padişah olmayı başarmıştır. 

Buraya kadar ifade etmeye çalıştıklarımdan sonra, son günlerde “Fatih Müslüman değildi” tarzı söylemleri ise bu yazıya taşımayacak kadar önemsiz gördüğümden, bununla ilgili kelam etmek istemiyorum.  

Ali Himmet Berki'ye ait şu sözlerin konuyu açıklamak için yeterli olduğunu düşünüyorum; “Hazreti Fatih'in faziletleri hakkında şuradan buradan şahit ve delil aramaya ne hacet. Ona yalnız, büyük peygamberin iltifatı kâfidir.

Gülşah Taşkent-BölgePostası

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.