27 Kasım 2020
  • İstanbul9°C
  • Ankara-2°C
  • Konya-3°C
  • İzmir6°C

CUMALİ DALKILIÇ YAZDI; TÜRKİYE, ANTİ-ŞİA VE ANTİ-SELEFİ KUTUPLAR ARASINDA!

Şayet İran'a karşı bölgesel bir hamle gerçekleştirmek ve ciddi bir kayıp yaşatılmak isteniyorsa, bunu en etkili şekilde Bağdat hedef alınarak gösterileceği neredeyse şart hale geldi.

Cumali Dalkılıç yazdı; Türkiye, anti-şia ve anti-selefi kutuplar arasında!

03 Ocak 2016 Pazar 12:01

Türkiye, anti-şia ve anti-selefi kutuplar arasında!

Cumali Dalkılıç

Ankara'nın İran'a karşı doğrudan, Mısır'a karşı dolayı denge kurmak  durumunda kaldığı Suudi Arabistan'da Erdoğan'ın ziyareti sonrası gerçekleşen idamlar, Türkiye'yi "stratejik müttefik" görmekten memnun Krallığın tetikte beklettiği hamlelerden biri miydi?

İdam edilenler arasında bir "şii imam" da var.

Ve 24 saat geçmeden İran, anti-şia öfkesine anti-selefi öfkeyle karşılık vermek üzere, kışkırtılmış halka Suudi konsolosluğunu hedef gösterdi.

Yalnız her iki ülkeyi böylesi bir duruma sokabilecek üçüncü bir istihbari yönlendirmenin ihtimal dışı olmadığını akılda tutmakta fayda var.

Ne de olsa bölgede anti-şia ve anti-selefi kutuplaşmasından büyük fayda devşirecek, aynı zamanda sünniliği de baş düşman bilen güçler daima mevcuttu ve hep olacaktır.

İran'ın Arap yarımadasını karadan ve denizden kuşatma girişimlerine rağmen Krallığın "İslam ülkeleri"ne liderlik gibi bir iddiası olamayacağı biliniyor.

Öte yandan hakkında "kuruldu-kurulacak" yaygaraları koparılan "İslam ordusu"nun, "bana saldırırsan bütün servetimi Arapları üzerine salmak üzere harcarım!" yollu İran'a yönelik "çöl kafası" eseri bir tehdit ve gözdağı anlamına geldiği de düşünülebilir.

Krallık, Ortadoğu'da yıllardır biraraya gelip entipüften tesiriyle sadece adını duyuran "Arap Birliği" liderliğine silah ve ekonomi anlamında öncü güç olmaktan çekinmeyecek ve bu yolla İran karşısında Arap ülkelerini bir şekilde dengeye girmeye zorlayacaktır.

Bu arada ABD ile ittifak durumunu gözden geçirene kadar Irak'ın "Arap ülkesi" olmaktan çıkıp İran lehine bir dengeye iflah olmaz bir şekilde mahkum oluşu göz göre göre gelişti ve fakat iş işten geçti.

Suudilerin Amerikalı dostlarına en çok içerlediği noktalardan biri de, işte bir türlü hazmedemedikleri bu sonuçtur.

Şayet İran'a karşı bölgesel bir hamle gerçekleştirmek ve ciddi bir kayıp yaşatılmak isteniyorsa, bunu en etkili şekilde Bağdat hedef alınarak gösterileceği neredeyse şart hale geldi.

Bölge kamuoyu algısında ne düşünüldüğü merak ediliyorsa, olması zorunlu -tarihi misyon!- "İslam liderliği"nin, tarihi arka planı/psikolojisi ve jeopolitik şartları Türkiye merkezli olması gerektiğini söylüyor.

Türkiye'nin Doğu'daki askeri hamlelerini açık bir şekilde PKK'dan çok, bölgede tepinen istihbarat örgütleri de dahil herkesin bilgisine, tüm bölge ve dünya güçlerine arzedildiğini de unutmamak lazım…

Nitekim Erdoğan'ın bundan bir süre önce Irak'ın kuzeyi vesilesiyle ABD başkanına söylediğini belirttiği, "müdahale, şartlar gereği ani olabilir ve bizden bu tür durumlarda bilgi beklemeyin" mesajı da hatırlanacaktır.

Türkiye, Arap kamuoyunu bir daha kaybetmemek üzere güvenilir ve koruyucu güç imajını, "Kürdistan haritası"nın tam göbeğinden teşhir etmekte...

İran da bu pozisyonu yakın tehdit olarak algıladığından, Anadolu içlerine sık sık sızıp çeşitli operasyonlar deniyor ve böylece Türkiye'yi -önce Batı adına!- tehdit etmeye kalkışıyor.

Batı'nın emperyal çıkarlarına entegre, vadesini sonsuz gördükleri çıkarlarını tahkim ediyor İran...

Batı için önemli olan, bölgenin mümkün mertebe güvenli sömürülmesinde minimum enerji sarfiyatıdır.

Böylece İran Batı adına daha güvenli bir enerji sahası açılmasını sağlayacak alternatif bir "aktör" de olacak, -bu arada ABD Kongresi İran'a karşı yaptırım kararını erteledi!- Batı medyası ise bu gerçeği karanlık bir köşeye atıp, Türkiye karşısında çelişkiye düşmekten güya kurtulacaktır…

Bu aynı zamanda NATO'nun ekonomi-politik yetersizliğe sürüklenişiyle sonuçlanan Batı ordularının Irak'ı istilası sonrası, Batı'nın 2008 itibariyle düştüğü ekonomik krizin, askeri mekanizmadaki sarsılmayı daha fazla derinleşmekten koruyucu rehabilitasyon adına 'altın fırsat' olsa gerek…

Bu sonucu, NATO'nun Amerikan genelkurmayı yönetimindeki kadrosunun, yaklaşan Amerikan seçimlerinde kim gelirse gelsin bölgede yeni bir savaşa yanaşmayan Kongre'deki kanatların eğiliminden ve dış politikalarındaki argümanlarından hareketle açıklamak da mümkün…

ABD ve Batı'nın şu anki "düşman konsepti"nde İran görülmüyor fakat, "önleyici saldırı" anlamında 1000 km'yi aşan sınır boyu İran operasyonlarının bölgede kaos duygusunun derinleşmesine yol açması, Batı kamuoyu için -dolayısıyla Batılı hükümetler!- inanılmaz rahatlatıcı olduğu çok açık…

Batı, sahadaki pratiğini İran'a karşı girişimlerle test ediyor. Bu, hem istihbarat(bölgede hareket halindeki yüzlerce örgütün takibi!) hem de askeri güç(İran'ın potansiyelini denetimde en gerçekçi yol…) bakımından düşünülüyor.

Öte yandan Fars hamlelerini karşılamak ve İran'ı çevreden kuşatmak üzere Türkiye vazgeçilmez bir müttefik görülüyor Arap coğrafyasında ve buna göre İran, sahada psikolojik baskı altında tutulmalı...

Batı, İran ve Türkiye arasında çatışmayı Suriye üzerinden kızıştırırken Türkiye'yi sürekli test etmek istediği biliniyor.

Bununla birlikte "Arap Baharı"nın başlangıcıyla açığa çıkan, bölgedeki rejimlerin ve askeri-istihbarat üslerinin pek de işlemez hale gelişinden bu yana ABD-İsrail ve Batı'nın ne yapılacağını tam olarak kestiremedikleri bölgede durumlarını yeniden gözden geçirmelerini sağlayıcı fırsatlar başgösteriyor.

Batı şaşkın, İran da Batı'nın bu durumda olmasından oldukça memnun… Buna karşılık Batı, Krallık ve Türkiye'nin İran karşısında pozisyon geliştirmesinden fazla tedirgin olmadığı gibi, İran'ın bu hamleleri "tek başına" karşılamadaki potansiyelini gözlemde paha biçilmez imkanlar buluyor.

Türkiye'de ise devletin siyasi irade ve nüfuzunu TSK'nın askeri stratejisiyle birleşik ve eşgüdümlü yola koyuşu, AK Parti hükümetini ve "dava" diye diye en fazla İsrail'i tedirgin eden Erdoğan'ı baskı altında tutmak amacındaki Batı baskısının bir kez daha göğüslenmesiyle sonuçlandı.

Bu aynı zamanda ülkeyi iç ve dış dengelerde muhtemel bunalımlara girmekten kurtarıcı çapta irade beyanı olmuştur.

Rusya'nın PKK terörünü sahiplenişi ve Suriye'deki bazı muhalif örgütleri terörist ilan edişi, Türkiye'yi Krallık üzerinden Ortadoğu satrancında bir kaç yeni hamle yapmaya zorladı.

Bununla beraber bilgi, görüş ve hareketin konjonktürelliği, ilerideki gelişmeleri sürpriz saymaktan kurtarmaya yetmeyeceğini de gösteriyor.

Batı'da ise, Avrupa-ABD ve İsrail'in ellerini ovuşturarak sebep oldukları küresel krizi bölge ülkelerine fatura etmenin ucuz ve yetersiz politik rahatlığı yaşanıyor.

Batı'nın bir başka gizleyemediği korkusu da, Türkiye öncülüğünde bir İslam dünyası tahayyülünün gerçekleşme ihtimalidir.

Batı, Türkiye'yi anti-şia ve anti-selefi arasında tutup tüm bölgeyi dönüştürücü ve güdücü(sünnilik!) dinamiklerini harekete geçirmesinden fena halde ürküyor.

Türkiye ise ancak bu dinamikleri Ortadoğu ve Afrika'ya yerleştirebilirse "büyük oynamak" nedir gösterebilir.

Batı'nın İran'a ve Krallık'a yol vermesinin/müttefik olmasının bir başka sebebi de ekonomik olmakla birlikte dini sebebten...

Batı için asıl tehdit ne şia, ne de selefilik…

Batı'ya karşı İslam birliğini tesis edebilecek biricik hassasiyet, sünni esaslarda ve ölçülerde "din kültürü ve anlayışı"…

Hatta Batı toplumunu Batı bataklığından da, Siyonist güdümündeki Haçlı zihniyetinden de kurtarıcı biricik kültür ve anlayış…

Bu kültür ve anlayışa sahip ve merkez olabilecek yegane ülke Türkiye, imparatorluk çağından bu yana tüm anlayış, görüş ve eğilimleri idaresinde tutan, koruyan ve yönlendiren, o büyük medeni oluşa "yüksek kapı" Anadolu olmamış mıdır?

Medeniyetin beşiği Ortadoğu, merkezi Anadolu…

Suudi-İran/selefi-şii kapışması arasında kalmaya, böylece terör ve iç karışıklık tehdidi altındaki Mekke-Medine'yi gözetmeye zorlanan ülke yine tektir ve Türkiye'dir.

Geçtiğimiz günlerde hac farizası sırasında yaşanan vinç kazası sonrası şahit olunan tablo, en fazla Türkiye kamuoyunu infiale sürüklemiştir ki Türkiye, bu husustaki hassasiyetini "kutsal topraklar"ın asırlardır muhafızı ve hizmetkarı olarak göstermiş atasından kalma misyona hazırdır.

Türkiye iç ve dış, bölgesel ve küresel her vesileyle "tarihi misyonu"nu hatırlıyor, tecrübe ediyor ve yeniden yaşıyor.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.