20 Haziran 2018
  • İstanbul23°C
  • Ankara17°C
  • Konya14°C
  • İzmir22°C

BUGÜN ARTIK KİMSE “İNSAN NEDİR” SORUSUNU SORMUYOR...

Kelam ve Kalem...

Bugün artık kimse “insan nedir” sorusunu sormuyor...

11 Ocak 2018 Perşembe 01:57

Kelam ve Kalem...

Ve aşk ve hasret. Ahlak, vicdan ve erdem… Sevgi makamı, zefrat, gönül, kalplerin süsü; dert, acı, çile. Ve o büyük buluşma. Vuslat. Ey yüce Aşkım!

Ne çabuk çiğnedik. Ne çabuk ne hızlı geçiyoruz hayatın üzerinden…

Sisli bir gece vakti, göğü tırnaklarımızla yırtmaya çabaladığımız bir vakitte, el yordamıyla, düşle gerçek arasında, biraz da umutla hakikate temas etme çabamız, çabalarımız. Ve yaşanan düş kırıklıkları. Tuhaf kırgınlıklar…

Nesimi’nin ifadesiyle; sırat-i müstakim ile İblis’in talim ettiği yolda gelip giden bir kafa karışıklığı.

Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Evet, buna şahidiz!" çerçevesinde yapılan o büyük sözleşme. Ve kendi öyküsünü yazamayan insanlık… Ey kalem!

Oysa “O, insana kalemle yazmayı öğretti.” Aslında bizim hikâyemiz kelamı, kalemle yazma serüveniydi.

Peki, sözü olmayan neyi yazacak? Kendini bilmeyen Rabbi’ni nasıl bilsin? İlham alan âlemden ibret alır’ diyen gönül insanlarımızı unuttuk ve kendi insan öykümüzü yazamadık. Öylece kaldık.

Kalem, artık mahalle arasında dedikodu yapanların elinde!

O yüzden “Evvela kendine yürümeli insan” demişti Şeyh’ül Ekber. Önce refik sonra tarik. Önce yoldaş sonra yol. Sonra yolun, yoldaşın, sevgilinin, istikametin bir manada toplanması. Varken de yokken de özlenen aşk. Aşka âşık, aşkta ma’dun olma. Vücudu fani eden aşk. Ya Vedûd!

Ve güdülerin esiri olmuş nefs,”Antichrist” şahdamarından daha yakınken sevgiliyi aramak… Sonra doğaya kaçış ve uyuşturulmuş zavallı beyinler… Sararmış yüzler. Perişan haller.

Ve siyah kıvırcık saçlarından akıp giden yalnızlık… Hep bir Rilke hüznü. Hiç uyumadığı halde uyur gibi yapan, derin kuytu yerlerden aşka bakan gözler ve içe doğru yağan yağmur. Hüzünle gıdalanan temiz yürekler… Ve kendini bulma arayışı.

Niyazi Mısri’nin “Derman arardım derdime derdim bana derman imiş. Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş” nazarından bakamayan ve merdiveni yanlış duvara yaslayan haylazlar…

İnsanlara mutluluk getirirken ağlayan bilgeler, yüreği tutuşan âşıklar, gönüllere yol eyleyen aşkıyla denizleri kaynatan kavruk yüzlü çileli dervişler… Şimdi yoklar.

Mülk-i fenadan geçip aşk ateşiyle kavrulan yüreklerin çıkardığı iniltiler duyulmuyor artık. İnsan ruhunun kendini ifade edebilme gücü zayıfladı. Yalnızlığa kaçış bundan. Doğada huzur bulma arayışı bundan.

Özel, “İnsan, yalnızlığı içinden türetiyor, insanların içini kaplıyor yalnızlık’ diyor ama buna güdülerini hedef yapan bu doğrultuda istikamet belirleyen insanların içine düştüğü çukur da diyebiliriz.

Bugün artık kimse “insan nedir” sorusunu sormuyor. Çünkü onu modern çağın tüketim bataklığında tükettik. Üzerini örttük. Gözden kaçırdık. Onun mahiyeti, derinliği, duyguları, aşkı, hakikat arayışı, hayalleri, yalnızlığı, kederi, hüznü artık önemli değil.

O hoyratça harcanan bir meta artık. Yaşam koçlarının elinde bir oyuncak. Artık onların kalplerine hayaller üfleyen, yerinden zıplatan terapistleri var.

İsa Golgota'ya çıkarken tökezlemeden önce önü sıra sendeleyip ayağı burkulan bendim” titizliğinde ve inceliğindeki şiirler de tedavülden kalktı. Çünkü o şairler de kuyuya düştü.

Çaresiz bir şekilde bu yozlaşmış, standartlaşmış, çürümeye yüz tutmuş bir zamanda insanı yeni baştan tanımlayan, aşkı, hakikati, ahlakı hatırlatan şimdiki zamanın ilerisinde bilgeler arıyoruz. İnsanlara insan olduklarını daha fazla hatırlatacak, insanı tanıtacak ve gündeme getirecek kabiliyette ve donanımda bilgeler… Nereye gitti bu insanlar?

Akıl geldi aşk/ışk bitti” diyordu İbnü’l Arabi. Kalp çekirdeğinde zuhur etmeyen “hubb” insanı çürüttü.

Aşkı gizleyen o manevi perdeleri aralayabilmek, derinlerde gizlenen o esrarı keşfedip, onu, ilahi lezzet duyacağın makama taşıyabilmek… Bu uğurda sırtına yüklenecek derde bile duyduğun aşkın hürmetine sahip çıkabilmek...

Nefsinden, benliğinden vazgeçip tüm insanî hırslarından sıyrılarak aşkın önünde boyun eğebilmek, aşkın rahle-i tedrisine oturup “sana geldim, aç kapını” diyebilmek. O ruhani iklimlerde aşkla yanan gönüllerle hemhal olup da duyduğun hazdan dolayı gözünden dökülen yaşlara bile rahmet tecellisi olarak bakmak.

Evet, kalem aşkı yazdı, aşk insanı abâd etti. Allah'ın yaratmış olduğu âlemde insana yakışan en ulvî şey aşk oldu. İnsan aşk oldu, kendi oldu ve mananın sırlarına da vakıf oldu. Aşktan yanan gönüllere bir ab-ı hayat vermek de işte bu ilim, irfan, aşk ve gönül insanlarımızın derdiydi. Kaybettik. Ey Dert!

Ufuk Coşkun-Milat

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.