25 Ağustos 2019
  • İstanbul25°C
  • Ankara16°C
  • Konya19°C
  • İzmir26°C

BİR "ENTEL EZİKLİĞİNİN" FELSEFÎ YORUMU VE DÜCANE!

Şükrü Sak

25 Haziran 2019 Salı 15:29

"Felsefe" ne işe yarar usta!

 

 

18871-003.jpg

 

 

 

Şükrü Sak

 

-I-

 

Bir "filozof taslağı"nın ezikliğini gizleme telaşı!

 

-Felsefe nedir usta?

İmam-Hatip'de Felsefe dersi hocamız, sürekli anlatıyor, mevzu tabii olarak ilgimizi çekiyor, hem de aşırı derecede...  Konular, "insanlığın" temel konuları, esas meseleleri... Varlık, oluş, zaman, hakikat, bilgi, hareket, ide, kavram vesair...

İşte malum müfredat çerçevesinde, "Şu bunu diyor, bu bunu diyor... Sokrates şöyle söylüyor, Aristo böyle diyor..." anlatıp anlatıp geçerken... Bir gün...

Dayanamayıp, sormuştum;

-E hocam siz ne diyorsunuz? Biz ne diyoruz?

Hoca, sanırım hiç beklemediği bu "kontra soru" karşısında, önce bir afallamış, sonra "ezberi bozulmuş" adam ezikliği ile, "Ders bu, konu bu, bizim görevimiz anlatmak" gibi abuk sabuk bir cevabla meseleyi geçiştirmişti...

Neyse mesele bu değil...

Üstad Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu; Felsefe için -Batı felsefesi için- şu harika teşhisi yapmışlardır;

-"Felsefe hakikati bulmanın değil, sadece aramanın rejimidir..."

Üstad bunu şöyle misallendirir:

"Felsefe deyince gözümün önüne şöyle bir manzara gelir: Feza büyüklüğünde bir çuval. Çuval, yalnız bir tanesi sağlam, gerisi çürük cevizlerle dolu... İşte felsefe, bu çuvala her defa elini sokup o sağlam cevizi boş yere aramak gayretinin ismidir." (Çerçeve 4)

 

Koyunun olmadığı yerde "Dücâne..."

 

Gelelim asıl meseleye; "Koyunun olmadığı yerde, keçiye Abdurrahman Çelebi derler..." diye malûm bir atasözümüz var...

Bu şu demektir; Bizim gibi "tefekkür geleneği" oluşmamış, gelişmemiş toplumlarda, bir kaç aforizma ile, sanki sahici bir "hakikat arayıcısıymış" pozlarında, popülizme yatan insanların, gerçek bir "düşünce-fikir adamı" sanılması demektir. Bu "sanrıyı", bu kof zannı "gerçek" zannetmektir. O yüzden da, Dücane burada "Abdurrahman Çelebi" olmuş bulunuyor!

Hilal Kaplan, her ne kadar "ezik" demişse de, bunun "niçini? -niçin ezik olduğu?-" izah edilmiş değil, o yüzden de izâha muhtaç!

Bu izâhı yapabilmek için de bu sözkonusu "Abdurrahman Çelebi" beyin kendisini "nereye, nasıl konumlandırdığını?" iyi bilmemiz gerekiyor hâliyle...

Bu Abdurrahman Çelebi Bey'in kendini "konumlandırdığı yer", -Türkiye'de örneği pek olmayan, hatta hiç olmayan- "felsefeci, filozof" konumudur! İçinde yetiştiği "mahalle" açısından, kimsenin de pek ilgisini çekmeyen konular... Bu tarafta konuştuğu bu meselelerin "karşılığının olmadığını" gören bu "filozof taslağı"nın unuttuğu, görmediği -veya kasıtlı olarak görmezden geldiği- bir husus var ki o da şudur;

Batı'da bu işin çıkış noktası;

"Hakikat nedir? Ben hakikate nasıl ulaşabilirim. Hakikate ulaşmanın bütün insanlar için geçerli bir yolu yordamı, yöntemi var mıdır?" gibi esaslı bir temel ihtiyaçtır... Bu temelden yola çıkan "hakikat arayıcısı", nihayetinde insan ve toplum meselerine dair; 

"İşte hakikat budur! Bu da onun sistematik halidir!" diye, ortaya "yeni" bir düşünce sistemi koyar! -Bu ya "parça" bir mevzuda olabilir veya bütün olabilir.- (Yani bulan bulur, bulamayan, "bulunamayacağına", tüm insanlar için ortak bir hakikatten söz edilemeyeceğine karar verir, vesaire... Bu anlamdaki felsefe ekolleri, "sistem kurucu" olarak tanımlanırlar!"

Bunun dışında kalanlar, dediğimiz gibi, üçüncü sınıf "ansiklopedik malûmatçılar"dır, onların tarzı da, "O onu dedi, bu bunu dedi, şu konuda o bunu derken, diğeri bunu söyledi..." tarzındadır...

Şimdi bu noktadan, tekrar Üstad'ın ve Mirzabeyoğlu'nun bu konuda söylediğine bakalım;

Felsefe, aklın kendi hükümdarlığını göstermek için kurduğu müessese... Ve doğruyu bulmanın değil de, yanlışı düzeltmenin müessesesi... felsefede her mektep, öbürünün yanlışını gösterirken doğruyu söyler.

Ve bu durum; "Tez, antitez, sentez" diyalektiği içinde sonsuza dek sürer gider!

 

Dücâne niye "Abdurrahman Çelebi"dir?

 

Peki, Dücâne niye "eziktir" ve sadece bir "Abdurrahman Çelebi"dir?

Çünkü:

Bir hakikat arayıcısının- hadi felsefecinin diyelim- en sahici özelliği hakikat arayışı sürecinde yaşadığı ruhi, fikri, akli çırpınışlardır. Kendinden önce "bulunmuş" olanları "yetersiz, eksik, yarım" görmenin, onları tamamlamanın çabası, çırpınışlarıdır, yahut daha yeni meseleler karşısında yaşadığı zorluklardır! Bu zorlukları aşma çabasıdır.

 

"Büyük sentez..."

 

Biz buna kısaca; "Büyük sentez"e ulaşma çabası diyelim... Yani, içinde yaşadığı topluma ve insanlara "teklif edilebilir bir sistem"e ulaşma çabası...

(Türkiye'de bunun Necip Fazıl-Salih Mirzabeyoğlu'ndan başka örneği yoktur! Onlar "sistem kurucu" olarak, biri "NASIL?"a, diğer de "NİÇİN?"e cevab olarak büyük senteze ulaşmış ve ortaya yepyeni bir "düşünce sistemi"-dünya görüşü koymuşlardır. Bunu yaparken de iddia -çok büyük bir iddia- dünya çapında, "bütün insanlığa teklif edilebilir" bir sistem iddiası taşır! Öyle midir, değil midir, bu tartışılır! "Tartışılması gerekir!" Çünkü bu sistemi, Batılı anlamdaki felsefi sistemlerden farklı kılan husus; "Bağlı akıl, -Mutlak'a bağlı tefekkür-" ile inşâ edilmiş olmasıdır! Kendi ifadeleriyle; "Hakikati bulduktan sonra aramanın rejimi..." olan İsâm dairesinde, "bulduktan sonra aranmış ve bulunmuş doğruların-hakikatin "sistemli" bir ifadesdir. İslâm da budur!  Bu fikir sistemi-dünya görüşünün özelliği; İnsanı, toplumu, evreni, kainatı, insanın evrendeki konumunu, insana kendini empoze eden temel meseleler (Varlık, bilgi, oluş, Allah, insan, zaman, mekân, ölüm, hayat, sanat?) ekseninde izâh etme, cevab verme çabasıdır! "Hakikat" de bunun hakikatidir! Salih Mirzabeyoğlu'nun ifadesiyle; İnsana kendini empoze eden bu "temel meseleler" karşısında tecrit terleri dökmemiş -cevab aramamış- hiçbir gerçek fikir ve sanat adamı yoktur!)

Pekiii

Bu sahici çırpınışlardan bir iz, bir işâret, bir emâre, bir belirti gören var mı Dücane’de?

(Yukarıda sorduğum gibi; "O onu demiş, bu bunu demiş, peki tamam! Sen ne diyorsun, biz ne diyoruz?" diye sorulduğunda, -"kontra soru" olmasına da gerek yok,- normal olarak sorulduğunda, Dücâne'nin aslında bir "fikir keli" olduğu, sıradan bir "ezberci" olduğu, kendiliğinden ortaya çıkacaktır!) Sorun soruyu, bunun böyle olduğunu kendiniz de göreceksiniz!

Ne belirtisi, ne izi, ne işareti yahu, adam doğrudan "popülizme yatmış" Onun niçin "ezik" olduğunun cevabı da burada! (Belki kendisi de farkındadır, kendisinden -Batılı anlamda- bir filozof, bir "sentezci" çıkmayacağının....)

Biz de Mirzabeyoğlu’nun söylediği gibi bir “tefekkür geleneği” ( Hadi felsefi düşünme yöntemi diyelim) olmadığı-gelişmediği için, “Dücane tarzı” Batı felsefesine “el atışlar” o onu diyor, bu bunu diyor malûmatfuruşluğunun ötesine geçemez, geçememiştir de zaten… (Hilal Kaplan'ın "eziklik" dediği zihinsel çöküş-çürümenin ikinci izâhı da bu!)

(Bizim bahsettiğimiz, "bütün insanlığa teklif edilebilir bir fikir sistemi-dünya görüşü" meselesinin, "ne?"liğinin bile konuşulmadığı, tartışılmadığı, bu "büyük senteze ulaşmış" iki dev şahsiyete, "terörist" muamelesi yapıldığı bir toplumda -ki ikisinin de hayatı cezaevlerinde geçti malûmunuz- bir ortamda, elbette Dücâne, "filozof"(!) olarak havasını basacaktır! Buna da "entel ezikliği" diyebiliriz... Kumandan'ın ifâdesiyle; "duymadığı dertlerle kalabalık" görünen, hastalıklı bir zihin...)

 

Düşünce-felsefe sistemi "kritiği..." (Felsefe nedir usta?)

 

Yani, Batı kaynaklı felsefi düşünce sistemleri, ülkemizde hiçbir zaman, hakkıyla-hakikatiyle “kritik” edilememiştir. Edilmemiştir. ("Kritik" kelimesi burada; bir düşünce sisteminin, başka bir düşünce sistemi önünde hesaba çekilmesi anlamında kullanılmaktadır...)

Mirzabeyoğlu'nun,  "İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekmek" olarak formüle ettiği bu durum, -felsefe sistemlerinin kritiği-bizde orta sınıf aydınlar tarafından bile "fuzuli-lüzumsuz bir iş" olarak görüldüğü için, bunun önemi, ciddiyeti ve gerekliliği anlaşılamamıştır! (Birçok problemin kaynağı burasıdır, bugün Müslümanlar olarak niye bu vaziyetteyiz, onun da cevabı buralarda bir yerdedir, bunlar ayrı konu...)

Şimdi şunu sorabiliriz?

Dücane Felsefeci midir?

El Cevab: Evet, felsefecidir. Ama, Batı’da üçüncü sınıf olarak bile kabul edilmeyen –bütün bir sistem ortaya koyamamış- fakat, felsefe disiplinleri arasında derlemecilik yaparak, Ansiklopedik malûmat veren, bu tarz eserler ortaya koyan adamların, Türkiye’deki en düşük seviyeden “taklitçisidir..”

Dücane Felsefi konuları “başlıklar halinde” bile tanımayan orta sınıf vasat gazeteci yazarlar nezdinde –onlara kıyasla- bir “kalite” belirtir mi?

El cevab: Belirtir.

(Ne kadar dürüst ve önyargısız olduğum görülüyordur umarım...)

Bizim daha üniversiteyi yeni bitirmiş çocuk bile “Dücane aşağı dücane yukarı” diye kafamızı ütülediğine göre, hiçbir şey söylemese de “söylüyormuş gibi” yaptığı, böyle bir vasatta anlaşılabilir mi?

El Cevab: -Biraz zor...

Bir gazeteci arkadaşımızın (Mustafa Saka) sosyal medya hesabından paylaştığına göre, (Heidegger)'in bile “yanlışına”(!) düşmeyerek onu "aşmış" bu “Abdurrahman Çelebi” sonunda pusulayı Kemalizme çevirdiğine göre, oralara göz kırpıp popülizm bataklığında bu “düşünce serencamını” -aslında çoktan- noktalamış mıdır?

-El cevab: Noktalamışdır. (Dücâne'nin olup olacağı budur, ekranlarda eşofman, bisiklet geyiği yapmaktır... Son geldiği nokta burasıdır; "Şu dediklerimi yapan İslâmcı bulamazsınız; Sahilde eşefomanı ile spor yapan, bisiklete binen denize çivileme harici dalabilen... ")

Çünkü özet olarak Kemalizm, “yapmanın” değil, sadece “yıkmanın” adıdır, bunu da sokaktaki vatandaş bile o ümmi irfanı dediğimiz kültürle bilir! (O denli bir "felsefi derinlikten"(!) konuşan bir felsefecinin bunu bilmemesi mümkün müdür? El cevab; Değildir!

Tefekkür geleneği” derken, buna da kısa bir şerh düşelim; Kasdımız şudur:

Ortaya konulan her felsefi sistem, şu veya bu şekilde bir meseleye “izâh-çözüm” sunmaktadır. Böyle bir "ihtiyaçtan" doğmuştur. Bunun ardı sıra gelen bir felsefi sistem, bu “izâh ve çözümleri” dikkate alarak, kritik ederek, “yeni bir şey” söyler… (Doğruluğu-yanlışlığı ayrı mesele...)

Yani Dücânenin yaptığı gibi, “çözülmüş, izah edilmiş” meseleleri, sanki hiç bilinmiyormuş, “çözülmemiş meselelermiş” gibi gösterip –uyanıklığa dikiz- sanki bunları ilk defa bu beyefendi “dile getiriyormuş” –muş gibi- yapmaz!

Örneğin; İmam-ı Gazali’nin “akıl” konusunda getirdiği sistematik düşünce ve çözdüğü meseleleri göz ardı edip, “Vahiy akla tâbi olmalıdır”(!) gibi -yüzyıllarca önceden ve dahi bugün cevabı verilmiş konularda- fuzulî  artistliklere yeltenmez! (Yine bir Batılı düşünürün, Gazali için söylediği; "Batı da hiçbir büyük düşünce adamı yoktur ki, ışığını Gazali'den almamış olsun!" gerçeğine sırtını dönmez! -Dönmemesi gerekirdi anlamında!-

("Tamam Dücâne, diyelim ki "vahiy akla tabii olmalıdır",  peki "kimin aklına?" senin aklına mı? Diye sormayı bile lüzümsuz görüyoruz... Çünkü konu dağılacak...)

-II-

 

"Dücâne felsefesi Mustafa Topaloğlu'nun yorumuyla..."

 

Bu kadar lâftan sonra, gelelim meseleye...

Sosyal medyada, Mustafa Akar isimli bir kişinin;

"Dücane Cündioğlu'nu tv'de şu sözlerine kadar dinledim: "Şu dediklerimi yapan İslâmcı bulamazsınız; Sahilde eşefomanı ile spor yapan, bisiklete binen denize çivileme harici dalabilen..." bu sözünü alıntılayarak, 

"İslâmcı enteller eziklikte yarışıyordu, birinciliği Dücâne'ye verdiler..."

Yazarak paylaşması (Hilal Kaplan'ın) üzerine yaşanan "absürd" gelişmeler... Mesele bu...

Aslında Dücân'nin, kendini konumlandırdığı-durduğu yere göre "olağanüstü havalı"(!) şu aşağıdaki tavrını görmeseydim, şu bayram arefesi bu meseleye hiç girmeyeecktim, ama bu içi kof havalı tavır, nasıl diyelim, benim zaten sorunlu olan hassas antenlerimde aşırı bir titreşime sebeb oldu;

(İnsan nasıl korkmasın, pelikan kanatlarını açmış; sırtını devlete dayamış çocukların daha ilk adımda edep sınırlarını hiçe sayan örgütlü hınç ve cehaletlerine mukabele etmemekte mazur görülmek isterim...

Haklı olmaktan vazgeçiyorum!)

İşte bu içi boş -Hilal Kaplan'ın deyimiyle ezik- havalı(!) tavır beni tâa 90'lı yıllara götürdü birden... Nasıl diyelim; "yaralarımızı" depreştirdi...

"Eski Türkiye"nin o karanlık yıllarında, -o zamanlar çok meşhur olan- Gayrettepe işkencehanesinde, -gözaltında olduğumuz bir sırada- o gecenin koyu, ürkütücü sessizliği içinde, ağır bir sorgu faslından sonra, hücrelere indirildiğimizde, birden o meşhur parça çalmaya başlıyor; en cırtlaak, en kabaa ve en iğrenç ciyaklamayla, hücrenin duvarlarında yankılana yankılana kulak zarlarımızı patlatıyordu adetâ; sondaki kelimeler de böyle tahripkâr bir şekilde, işkencenin etkisini artırmak için uzatılarak, lastik gibi sündürülerek; (İşkencenin boyutunu öğrenmek isteyenler, youtebdan o parçayı bularak dinleyebilirler, o işkencelerden nasıl sağ çıktığımızı da görebilirler belki bu sayede):

“Aklın varsa  kendine saklaaa, felsefe yapmaaaa

Kimi doğru kimi yanlış, kafana takmaaaa, takmaaaa!

Herkes bir şey anlatır kendine göre, kimi haklı kimi haksız boş ver sana ne!..

Felsefe yapmaaaa, felsefe yapmaaaa, boş ver kafana takma, takmaaaa!

Felsefe yapmaaaa, yapmaaaaa!"

İşte Dücâne'nin bu "felsefi derinlikli"(!) tavrını görünce bunları hatırladım birden... Ne alâkaysa artık....

İşin daha kötüsü; -hikmet sevgisi anlamında- ben "felsefeyi" de "felsefe yapmayı" da severim... (İşkencenin şiddeti ikiye katlanıyor tabii bu durumda) "Hikmet mü'minin yitik malıdır, nerede bulursa alır" diyen bir dinimiz var Elhamdülillah...

Peki, içinde Fettoş'çuların da olduğu o eski Türkiye'nin işkencecileri niye özellikle bu "parçayı" çalıyorlardı derseniz, yukarıda, sorgu faslında, "neyi niçin yaptığınızı?" sorgularken, verdiğiniz cevablara söyleyecek her hangi birşeyleri olmadığını bildikleri içindi belkide... Ya da o devirde düzenin karakteri buydu; "Her türlü düşünceye, fikre düşman..." Bilemiyorum, ama o dönemde gözaltına alınan bir çok arkadaş gibi ben de o iğrenç parçayı orada maruz kaldım....

 

"Ahcoşkun" sendromu....

Peki bu "Ahcoşkun sendromu" nedir sevgili okuyucular? Bunun Türk filimlerinin o meşhur sapık karakteri ile bir ilgisi var mıdır? Bu "mahallede" yıldızı parladıktan sonra, karşı tarafa kapağı atan, Ahmet Hakan'la ilgisi nedir? "Ahcoşkun" derken Ahmet Hakan Coşkun mu kastedilmektedir?

Elbette bu soruların da "felsefi" bir cevabı var.

"Ahcoşkun" sendromu'nun ilk keşfedicisi benim, -belki bilmiyorsunuzdur diye şeediyorum- Bu sendrom, müsbete doğru tekâmülün tersine, menfiye doğru, karşı olduğuna doğru, geriye doğru bir "ilerlemenin"adıdır! "Geriye doğru bir ilerleme" nasıl olur diyorsanız? Düşmana benzemek, bir zamanlar karşı olduğun şeye dönüşmek, popülizmi hakikate tercih etmek, "mücerret insan haysiyeti"ne yabancılaşmak, insani ve İslâmi kaygılardan uzaklaşmak anlamına da gelir. 

Şimdilik bu sendromun en bariz vasfını söyleyelim; bu sendroma yakalananlar, aynaya baktıklarında "kendi görüntülerini" bile tanımazlar artık! "Yahu bu kim?" diye sorarlar... Bizim gibi biri çıkarsa -o da kısmete kalmış- o görüntünün kendilerine ait olduğunu onlara anlatmaya çalışır. Aynanın açısını değiştirerek, kendilerini "oldukları gibi" görmelerine yardımcı olmak ister...

("Ahcoşkun sendromu"nun daha özet ve anlaşılabilir bir tanımı olması açısından şu örneği de verebiliriz; Eski Türk filimlerinde, "meşhur olmak, artis olmak" için evden kaçan bağyan oyuncunun inanılmaz "akibetine" düçâr olmalarına benzer, tanımadıkları "yönetmen" kalmaz. Sonuç bildiğiniz gibidir. Ahcoşkun sendromu bir yönüyle de buna benzer.)

Bu "ağır bir eziklik" sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır! Kişinin "kendi kimliğinden" nefret etmeyebaşlamasıyla ilk belirtilerini gösterir, sonra bu "nefret" içinden geldiği sosyolojik yapıdan da "nefrete" dönüşür. En nihayetinde "kendini inkâr" noktasında son bulur! ve artık sıradan bir "değer tanımaz" olurlar...

(Başlagınçta, ait oldukları değerler sistemine bağlı "değer üretmek" için yola çıkanların, böyle bir "değer tanımazlık" noktasına ulaşmış olmaları "ezikliğin", düştükleri çukurun diğer boyutudur...)

Artık hastanın iyileşme ihtimali kalmamıştır. Başlangıç safhasında tedavi edilebilir bu eziklik, sapmanın ilerlemesi durumunda, "pestile dönme"yle sonuçlanır ve kurtuluş ümidi kalmaz! "Pestile dönmek" dediğimiz ezikliğin son safhasıdır!

*

Not: İğrenç bir "Türk pop-rap" karışımı tarzda olan bu "felsefe yapma" parçasının, ilk yorumcusunun ismini karıştırmış olabilirim. Bu Mustafa Topaloğlu olmayabilir, Topaloğlu, aynı parçayı değişik bir şekilde "yorumlamış" da olabilir. 

 
Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Son Yazıları Tümü
31 Mayıs 2019 Cuma 04:57

Fikir haysiyetinin müstesna genci!

24 Nisan 2019 Çarşamba 00:29

Sen utanmaz bir manipülatörsün İsmail!

13 Nisan 2019 Cumartesi 01:04

Ve "Brütüs" yeniden sahneye çıkar...

17 Şubat 2019 Pazar 01:46

İşte bu bir skandaldır!

16 Şubat 2019 Cumartesi 00:28

İmân ve akıl meseleleri -II-

16 Şubat 2019 Cumartesi 00:27

İmân ve akıl meseleleri -I-

14 Aralık 2018 Cuma 17:22

"Olmak" mı, görünmek mi?

13 Aralık 2018 Perşembe 00:45

Gerçeğin hayâli, hayâlin gerçeği...