07 Ağustos 2020
  • İstanbul24°C
  • Ankara18°C
  • Konya22°C
  • İzmir23°C

BİLİM, TANRI’YA NEDEN İNANMAZ?

“Bilimsellik Felsefesi” ve bu felsefenin ürün ve sonucu olan “Bilim”; iddia edildiği gibi, “tarafsız ve objektif, nesnel ve nötr, seküler ve lâik” değildir ve zaten böyle bir objektivite ve tarafsızlık; hem epistemolojik ve ontolojik açıdan ve hem de mant

Bilim, Tanrı’ya neden inanmaz?

21 Nisan 2020 Salı 01:24

 
“Bilimsellik Felsefesi” ve bu felsefenin ürün ve sonucu olan “Bilim”; iddia edildiği gibi, “tarafsız ve objektif, nesnel ve nötr, seküler ve lâik” değildir ve zaten böyle bir objektivite ve tarafsızlık; hem epistemolojik ve ontolojik açıdan ve hem de mantıksal açıdan mümkün değildir.
 
Açıklarsak: Dil’in mantığı ve Mantık’ın dili; “inanıp – inanmama ortası” veya “dış eşit uzak noktası” gibi; “nötr ve yüksüz, objektif ve tarafsız” bir alana, izin vermez. Yani: “Var – Yok”un dışına çıkabileceğimiz veya bu iki şık arasında, orta ve eşit mesafede durabileceğimiz; objektif ve tarafsız bir gözlem ve koordinat noktası yok ve olması da, Dil ve Mantık açısından mümkün değil. Böyle nötr ve yüksüz, epistemolojik bir alan inşa edemeyiz! Yani: “Tanrı var – Yok” dışında, gidebileceğimiz üçüncü bir ihtimâli veya bu iki şıkka eşit mesafeden bakabileceğimiz, üçüncü bir düzlemi; teorik olarak bile inşa edemeyiz.
 
Gözlediğimiz bir olaya, “agnostik” bakıp, “bil(e)miyorum” bile desek; incelememizi gene de: “Eğer varsa, şöyle olmalı / olmamalı” ve “Eğer yoksa, şöyle olmalı / olmamalı” şeklinde yaparız. Yani: İllâ “var ve / veya yok” tarafından bakarak; birini, baştan doğru varsayarak; sonra gözlem yapar ve delil – ispat aramaya başlarız. Bunun sonucu olarak ulaştığımız neticenin kesinlilik ve sağlamasını da; gene bu iki şıktan birini, doğru kabul ederek, yaparız.
 
Elhasıl: Evrendeki, varlık ve faâliyetlerini; ya “Yaratıcı ve Faili Var(mış)” veya “Yok(muş)” önvarsayım ve aksiyomlarıyla gözleyip, incelemek zorundayız. Bu gözlem – ölçüm datalarını ifade ederken, yapacağımız tasvir ve kullanacağımız kelimeleri de; gene başlangıçta doğru varsaydığımız, bu önkabül ve aksiyomlara göre yaparız. Yaptığımız bu kısa açıklamadan sonra; Bilim'in, Tanrı'ya neden inanmadığı konusuna başlayabiliriz.
 
Bilimsellik Felsefesi’nin ürün ve sonucu olan Bilim, Tanrı’ya inanmaz!
Çünkü Bilim/sellik; doğadaki olayların, hiçbir ilâhî güce ve mistik nedene atıf yapmadan; doğal nedenlerle açıklanabileceğine inanır!
 
Çünkü Bilim; hiçbir metafizik neden ve doğaüstü güce ihtiyaç olmadan; herşeyin, maddî ve doğal sebeplerle, nedensellenebildiğine inanır!
 
Çünkü: Evrendeki madde – enerj ve sebeplerin; hiçbir metafizik sebep ve doğaüstü güce ihtiyaç duymadan; bu işleri yapabileceğine ve yaptığına inanır. Ve zaten; evrende olanların da, bunun ispatı olduğuna inanır!
 
Bilim/sellik, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: Evrende olan şeylerin, “failsiz ve ustasız” olmasının mümkün olduğuna inanır. Ve olanların da; bu mümkünün, gerçekleşmesi ve delili olduğuna inanır! Yani: “Mümkün(müş) ki oluyor; oluyor ki mümkün(müş)” şeklinde; “delil” ve “ispat”ın döngüsel olarak, yerdeğiştirdiği bir totolojiye inanır!
 
Bilim, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: Bir olayın sebebi varsa ve işleyiş mekanizması belliyse; ayrıca bir faile gerek olmadığına inanır. Çünkü: Bilim’e göre; “Olaylar arasında, nedensel bir boşluk ve loşluk yoksa; oraya ‘Tanrı’ gibi ek bir fail ve neden eklemek, gereksiz ve saçmadır!”
 
Çünkü, Bilimsellik Felsefesi’ne göre: “Eğer birşey, Doğa Yasaları dahilinde, neden – sonuç etkileşimleri ve madde – enerji dönüşümleriyle açıklanabiliyorsa; artık o işi yapacak bir faile gerek yoktur!”
 
Çünkü: Bilim; evreni, “otomatik bir makina ve bilgisayar”a benzetir. Bu metafor / inança göre; evrenin, programlanmış bir bilgisayar gibi; kendi kendine, kendi iç dinamikleriyle, sistemli bir tarzda; herhangi bir fail ve yöneticiye zaruret ve ihtiyaç duymadan; bağımsız ve özerk bir şekilde çalıştığına inanır!
 
Bilim; evreni “otomatik bir makina ve bilgisayar”a benzettiği için de; doğadaki fizik – kimya kanunlarını, “bilgisayar komut ve programları” gibi; evren ve madde üzerinde, tesir sahibi zanneder! Bu zan üzerinden; “Doğa Kanunları”na, evrende “neden” rolü verir. Bu kanunları, “neden” olarak atamasıyla; bunların, gayr-i maddî ve zihnî birşey oldukları gerçeğini atlayarak; bu kanunları, maddeye tesir edebilecek; “maddî bir kuvvet” sahibiymiş gibi görmeye başlar!
 
Meselâ: “Sürtünmenin olmadığı boşlukta, 10 metre yüksekten bırakılan bir cisim; ‘Newton Yerçekimi Kanunu’ sebebiyle; hızlanarak, şu hız / zamanda yere düşer” diyerek; “Yerçekimi Kanunu”nu, taşın düşme hızını ayarlayan bir “sebep” ve taş üzerinde etken bir “kuvvet” ve “maddî bir nesne” olarak tanımlar.
 
Halbuki bu Bilimsel Bilgi’de; taşın, “neden” o hızda düştüğü açıklanmamış ve nedensellenmemiştir! Taş; meselâ, neden 50 veya 1000 cm./sn. değil de; 40 cm./sn.’de düşüyor ve neden; taş, belli katsayıda artan bir hızla düşüyor?!
 
Yukarıdaki cümlede: “Taş; Newton Yerçekimi Kanunu sebebiyle, şu hız / zamanda yere düşer” diyerek; taşın düşme hızını belirleyen “kuvvet sahibi sebep” olarak gösterilen “Newton Kanunu”; taş üzerinde etkisi olabilecek, “maddî’ ve ‘enerjisi olan” birşey değil ki; taşa etki edebilecek bir “sebep” olabilsin; taşın düşme hızını ayarlasın ve sabit tutsun!...
 
Elhasıl: Bilim, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: “Madde ve Enerji + Tabiât ve Kanun + Neden ve Sonuç + Tesadüf ve Zorunluluk + Uzun Zaman ve Evrim = Herşey Mümkün” önvarsayım / aksiyom / inançlarının şekillendirdiği; bu “Kâinat Modeli”ne (kurguya) dayanan, bir varlık ve bilgi anlayışı vardır, Bilimsellik Felsefesi’nin!
 
Çünkü: Evrenin; “doğaüstü / dışı hiçbir mistik, metafizik gücün yardımına muhtaç olmadan, kendi iç dinamikleriyle, otomatik çalışan bir makina ve bilgisayar” gibi olduğuna / çalıştığına inanır.
 
Bilim, Tanrı’ya inanmaz; çünkü: “Allah'ın olmadığı (inkâr / ateizm); varsa ve olsa bile, evrendeki işleyişe karışmadığı (şirk / deizm)” şeklinde; “ateizm – deizm”den doğan, bir “evren tasavvuru” vardır!...
 
Sebepler, Sonuçları yapabilir mi?
Aslında tüm mesele bu: Sebepler, sonuçları yapabilir mi?!
Gözümüz birşeye baktığı, odaklandığı, dikkatini yönelttiği zaman; o baktığımız şeyin arkasındaki ve yanındaki diğer şeyleri farketmememiz, görmememiz; baktığımız şeyin dışında kalanların, gözümüzde bulanıklaşması gibi; evrendeki “madde ve hareketlerine” odaklandığımız zaman da; amacımız – soru(nu)muz dışında kalan diğer şeyleri farketmiyoruz. Daha kötüsü: Neler kaçırdığımızı da bilmiyoruz! Sadece parça’ya bakmanın, odaklanmanın bedelini; bütün’ü kaybederek ödüyoruz! Çünkü: Niyetimiz, amacımız; sadece o şeyi görmek!
 
Halbuki: Sorusunu sormadığımız şeyin, cevabını da göremeyiz; görsek de farketmeyiz; farketsek de önemsemeyiz. Meselâ: “Bir önceki cümlede, kaç tane ‘noktalı virgül’ (;) kullanılmış?” sorusunu sormadığımız için; iki tane “;” kullanıldığını, farketmeyiz…
 
Nerede kalmıştık?: “Rabbimiz’in, her ân yaratma ve yönetmesi olmadan; sebepler, sonuçları yapabilir mi? Nedenlerin, ‘sonuçları’ yapmaya, güçleri yeter mi? Buna ehliyet ve vasıfları var mı?” Bütün mesele, buna ne cevap verdiğimizde. Çünkü: Bu soruya verdiğimiz cevap; kâinata bakarken, ne gördüğümüzü ve nasıl gördüğümüzü de belirler!
 
Bilimsellik Felsefesi ve ürünü olan Bilim’in bu soruya verdiği cevap: “Evet!” Bilim/sellik, bu soruya “evet” dediği için zaten: “Evrendeki olayların neden – nasılını çözünce; olaya bir de ‘fail’ eklemek için, ‘nedensel bir boşluk’ kalmaz! Evrenin işleyişini açıklamak için, ‘fail’ eklemeye; mantıksal ve ampirik bir zorunluluk veya gerekçe yok!... Belki psikolojik sebeplerle veya aile – çevreden gelen şartlanmalarla; Tanrı’ya inanabilirsin, bu ayrı mesele. (Güya!) Objektif ve evrensel bilgi’yle, subjektif inancını karıştırma! Çünkü: Şahsî inancına, (güya) inançlara tarafsız ve nötr olan ‘Bilim’i alet etmen; hem yanlış ve hem de etik değil!...” diyor.
 
Bilimsel Bilim, bu soruya “evet” dediği için zaten: “Bilim/sellik”in tanımını ve “Bilimsellik Kriterleri”nin sınırını ve “objektiflik – tarafsızlık”ın çerçevesini, şöyle çiziyor: “Tanrı yok; en azından, evrendeki işleyişte yok; varsa ve olsa bile, bu işleyişe karışmıyor!” diyor.
 
“İnsanlar ilkel zamanlarda, mitolojik ve dinî devirlerde; sebebini bil(e)medikleri doğa olaylarını ‘Yer, Gök, Bereket, Fırtına... Tanrılarına’ veriyorlardı. Sonra, insan aklı ve Bilim gelişip; herşeyin sebep – sonucu çözüldükçe; Tek Tanrılı İnançlara evrildiler ama ileride Bilim’in ışığı, evrenin başlangıcını da (o da eğer varsa ve sonsuz değilse) çözüp, henüz nedenini bilemediklerimizi de aydınlattıkça; bu ‘İlk Sebep Tanrısı’na inanmak için de; mantıkî bir gerekçe ve zorunluluk kalmayacak! Evrende, O’nu gösteren hiçbir kanıt kalmayacak! Yeter ki herşeyin, neden – sonuç mekanizmasını çözelim!” diyor.
 
Bilim/sellik: “Evet; sebepler, sonuçları yapabilir ve yapar ve zaten yapıyor!” dediği için zaten: “Evrende fizik – kimya işlerine ve dünyadaki işlere karışmayan Tanrı’, inancınıza karşı değilim, karışmam, hattâ saygı duyarım! Sonuçta: İneğe bile tapmak, insan hakkıdır!... Ama fizik – kimya reaksiyonlarına karışan, dünyadaki işlere müdahale eden Tanrı’ inancınıza, karşıyım ve karışırım!... Öyle: ‘Depremleri, Allah yapıyor... Yağmuru, Allah yağdırıyor…’ gibi iddialarla; Bilim’den rol çalmaya kalkarsanız, karışırım! Fay hatlarını, yağmur oluşumlarını bilmeyen; olayların nedenlerini araştırmayıp, herşeyi Tanrı’ya bağlayan; Bilim’den uzak, Bilimsel Düşünceye yabanî, sizin gibi cahillerin sözleri bunlar!... Bir olayın nedenini bilmediğinizde ve açıklayamadığınızda (veya Bilim, henüz nedenini bulmadığı için); oraya hemen Tanrı inancınızı sıkıştırıp; güya böylece o olayın ‘mu’cize’ ve ‘Tanrı’nın işi’ olduğunu ispat ettiğinizi sanıyorsunuz!...” diyor.
 
İşte “Bilim/sellik”; hak – bâtıl, beşerî – ilâhî farketmeksizin tüm dinleri; “inanç” paydasında eşitleyip, hepsini aynı kefeye koyar! Kendini de, hiyerarşik olarak en tepeye yerleştirip; “İslâm” dahil, tüm inançlara tepeden bakar! Sonrada, müthiş bir kibir ve kendini beğenmişlikle: “Biz akla ve Bilim’e tâbiyiz… Bilgi ve Bilim’in alanı genişledikçe, inançların alanı daralır / daralıyor…” der!
 
Konudan gene çıktık. “Sebepler, Sonuçları yapabilir mi?” diyorduk. “Âlemlerin Rabbi” ifadesinin ne anlama geldiğini bilen ve “Tevhid”in ne demek olduğunu anlayan, bir müslüman ve mü’min için, bunun cevabı: “Elbetteki yapamaz!” olur.
 
Konumuz “sebepler” olunca; “Bilim/sellik’in Eksik ve Yanlışları: Mantık ve Dil Hataları” yazımızda geçen bir örneği hatırlamakta yarar var: Bilim/sellik’in: “Gezegen ve yıldızlar, ‘kütleçekimi’ sebebiyle; uzayda dengede durur ve döner” ifadesini kitaplardan okur ve: “Ne güzel, Bilim bunu da çözmüş. Olayın, neden – nasılını, bilimsel olarak açıklamış” deriz. Fakat, bu Bilimsel tasvir ve ifadedeki; “subliminâl mesaj ve yönlendirme, bilinçaltı manipülâsyon ve illüzyon; dil ve mantıksal eksik ve yanlışları” farketmeyiz!
 
“Eksik ve yanlış” derken; yani “kütleçekimi” dediğimiz kuvvet; adı üstünde, sadece “çeker!” Bilim/sellik’in anlattığı gibi öyle; gezegen ve yıldızların, dengeli bir tarzda hareketlerini ve uygun yörüngelerde dönmelerini ve ölçülü olan sürâtli hareketlerini sağlayamaz! Bütün bunlara, “neden ve sebep” olamaz! Çünkü: Kütleçekimi”, sadece “çeker!”
 
Yani: Bu çekimin; dünyamızdan kentilyonlarca büyüklükte olan koca yıldız ve galaksileri “süratle döndürmek, gezdirmek; bunları, belli denge ve ölçüde tutmak ve devamlı genişleyen evrende, bu hız – açı – eğimleri muhazafa etmek” gibi işleri yapabilecek bir özelliği yok. O; sadece çeker; üstelik, neye alet olduğunu da bilmez!...
 
Durumu, biraz karikatürize edersek; Bilim’in, bu konudaki davranışı şuna benzer: “Hah! Tamam! Burada, gezegenler arası bağlantıyı sağlayan bir ‘kuvvet’ bulduk. Bunun ismine ‘kütleçekimi’ diyelim. Sonra da, faile gerek kalmadan; yıldızların dönme – denge – hızlarının sebebi olarak; bu ‘çekim kuvveti’ni gösterelim! Buradaki düzen ve sistematik işleyişin en büyük nedeni, işte bu ‘çekim kuvveti’ diyelim!...”
 
Burada, Bilim/sellik’in: “Olayın neden – nasılını çözdük ve açıkladık” demesi; bir iddia ve inançtan öteye gitmez! Bu iddianın, ayrıca ispatı gerekiyor. Olanları, bu kuvvetle tasvir edip – kurgulamanız; olayın “açıklama”sı değil; “neden – nasıl’ının cevabı” değil çünkü.
 
Çünkü: Evrende, bilinen en zayıf kuvvet olan “kütleçekimi” (bir mıknatısın çekim gücünden bile çok daha zayıf! Fakat etki alanı büyük.); uzayın, sayıya sığmayan büyüklüğü ve içinde, dünyamızdan kentilyonlarca kat büyüklükte ve kentilyonlarca sayıda galaksi ve yıldızları; (nasıl olduysa!) birbirine bağlıyor! Ve gene (nasıl olduysa); o koca galaksi ve yıldızları; (öyle arabamız gibi 90 – 100 km./saat hızla da değil;) 10 000 – 100 000 – 1 000 000 km./saat hızda, hem döndürüyor ve hem de uzayda seyahât ettiriyor! Ve gene (nasıl olduysa); hem de birbirlerine çarpıştırmadan, belli yörüngelere oturtup; yani belli hız – açı – eğim – kütle – büyüklük hesaplarını dikkate alarak yapıyor, bütün bunları! Hem de bütün bu sürâtli dönmeler, seyahâtler; devamlı genişleyen bir evrende oluyor!...
 
Elhasıl: “Kütleçekimi” diyerek, dosyayı kapatmak olmaz! Çünkü olayın failini bulamadınız daha! Ve üstelik; “fail yok, çünkü şu sebepler yapmış / yapıyor o işi” diyerek, dosyayı kapatmaya çalışıyorsunuz! Çekimin veya göstereceğiniz başka sebeplerin; bu muazzam büyüklük ve sayıdaki işleri yapabileceklerine ve yaptıklarına ikna olmadık biz! Olayın neden – nasılı çözülmüş ve açıklanmış değil halâ! Önce: Çekimin, bütün bu işleri “yapabileceğini” ve ayrıca, “yaptığını” ispat etmeniz gerekiyor!
 
“Kütleler, yıldızlararası yaygın ve onlarla münasebetdar bir kuvvet bulduk. Devâsâ uzayda; kentilyonlarca galaksi ve yıldızların; ‘dönmeleri, gezmeleri, sürâtli hızları, eğimleri vs…’ Herhâlde, bütün bu işler için gereken yörünge hesapları ve diğer kritik ve hassas ayarları; herhâlde, bütün bunların sebebi, en büyük sebebi; bu kuvvet (kütleçekimi) olmalı” inancınıza katılmıyoruz biz!
 
Olaya başka sebep ve fizikî kuvvetleri katsanız bile; fail bulunmadan, olay çözülmüyor! Bilâkis, olaya dahil ettiğiniz “madde, sebep ve kuvvetler” arttıkça; bütün bu sebeplerin, biraraya gelip, dengeli ve ölçülü bir sistem kurmaları ve aralarında uyum ve ittifak ve eşgüdüm sağlamaları ve bunu devam ettirmeleri, daha da zorlaşacak! Üstelik; bütün bu sebeplerin, biraraya gelmeleri ve organize olmaları ve dağılmamalarının nedeni için de, başka sebepler bulmak zorunda kalacaksınız! İspatlamanız gereken, “sebep” sayısı artacak! Olaya karışanlar arttığı için, bunun ispatı daha da zorlaşacak!...
 
Evrende olan faâliyetleri “Doğa Kanunları”yla da açıklayamaz ve nedenselleyemezsiniz; mantıksız olur bu. Çünkü: Kanunların, birşeye “etki” etmesi ve birşeylere “sebep” olması, mümkün değil! Böyle birşeye ihtimâl vermek; “kanun”un tanım / ta’rifine aykırı! Çünkü: “Kanun”; maddî ve fiziksel birşey değil!
 
Meselâ, yukarıda verdiğimiz “kütleçekim” örneğimizi ele alalım. Burada: Olayın “neden – nasılı, açıklama ve çözümü” diye: “Newton, Kepler Kanunları, Einstein Çekim Teorisi vs…” demeniz de, olayı açıklamıyor, çözmüyor. Sadece “tasvir” ediyor! Sizin, “açıklama ve nedenselleme” dediğiniz; sadece “tasvir!”
 
Hem: “Kanun” denilen şey; fizikî bir kuvvet değil ki, kütleçekimini ve yıldızları yönlendirsin ve birşeylere zorlasın veya meyil versin! Çünkü: Doğa Kanunları dediğimiz şey, sadece zihnimizde var! Bunların; zihin haricinde, maddî ve somut bir varlık ve vücutları yok ki; “kuvvetler”i olsun! Böylelikle; birşeylere “sebep” olabileceğine ve yıldızları yönlendirebileceğine ihtimâl verebilelim!...
 
Yani: “Kanun” dediğimiz şey; “sonuç”tur, “neden” değil. Çünkü: “Fizik – Tabiât Kanunu” dediğimiz şey; maddî olaylardaki devamlılık ve istikrara bakarak; bu olaylara, bizim yüklediğimiz bir “zorunluluk”tur ve bizim yaptığımız “tümevarım ve genellemeler”dir ve sadece, durum “tespit ve tasvirleri”dir…
 
Yani: Newton yerine; Einstein’in, Kütleçekim / Göre(ce)lilik Teorisi’ni de öne sürseniz; Quantum’dan da bahsetseniz; sorular bâkî. Aynı sorular, orada da geçerli.
 
Yazı uzadı, burada bitirelim. Bilimsellik Felsefesi ve ürünü olan Bilim’in ve Bilimsellik Kriterleri’nin; “ateist – deist ve materyalist, natüralist ve determinist” olduğu konusuna, devam edeceğiz. Madde ve sebeplerin, “sonuç” dediğimiz şeyleri yapabilecek kabiliyet ve özellikleri olmadığı konusuna, haftaya devam edelim inşâallah.
 
Gelecek yazının başlığı: Madde’nin; kendinden kaynaklı, bir Tabiât ve Özelliği yoktur
Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.