25 Ocak 2020
  • İstanbul3°C
  • Ankara-6°C
  • Konya-7°C
  • İzmir1°C

AV. ALİ RIZA YAMAN YAZDI; MUGİRE’DEN MİRZABEYOĞLU’NA -“BEYT”İ İNŞÂ ETMEK “BEYT”LE İNŞÂ OLMAK- 2

"Ve saatler gecikmiş zamanı çalarsa..."

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; Mugire’den Mirzabeyoğlu’na  -“Beyt”i İnşâ Etmek “Beyt”le İnşâ Olmak- 2

27 Haziran 2019 Perşembe 14:56

Mugire’den Mirzabeyoğlu’na

-“Beyt”i İnşâ Etmek “Beyt”le İnşâ Olmak- 2

Av. Ali Rıza Yaman

VIII. “... Ve saatler gecikmiş zamanı çalarsa

Ü. Yaşar Oğuzcan'ın dediği oldu, “... ve saatler gecikmiş zamanı” çaldı, gün geçti, devran döndü ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun tahliyesi beklenir hâle geldi...

Tahliyesine az bir zaman kala yaşanan ve hiç silinmeyen ve inşallah silinmeyecek olan bir ân:

“(Gülerek ve hukuk sürecini kastederek) Ankara'dakilerle işin bitince onları bir kenara atma.... Zamanı gelince onları hızlandırılmış eğitime tâbi tutacağız... Askerlik işini de hâllet, bize ayak bağı olmasın... (kısa bir sukûtun ardından tebessümle) Kimseye haber vermeyiz, sessiz-sedâsız atlar hacca da gideriz... Hatta mümkün olursa karayoluyla… Şoförlüğün var değil mi?”

Tahliyeden hemen sonra tatil yaptığı yere çağırmış, oradaki görüşmede de yine, “... oralara beraber gideriz inşallah” demişti.

Bu “inşallah”ı hak etme duygu ve kaygısıyla, “... ve saatler geçmiş zamanı çalarsa” mısraını terennüm ederek umre yolculuğuna çıktık...

Gitmeden önce “acaba bu yolda göreceğim ilk rüya ne olacak?” sorusu fikri sabit hâle gelmişti.

Neredeyse iki gün boyunca uyumamış bir vaziyette uçağa bindim ve biner-binmez de sızmışım. “Medine’ye yaklaştık” diyen eşimin sesiyle uyandım...

Ne gördüm?

Ne bir mekân, ne bir dekor, ne bir hâdise... Gördüğüm rüyadan geriye kalan sadece iki isim:

Eyüp Ethem Köylü ve Cihad Özbolat...

Verdikleri mücadeleden dolayı başlı başına bir kahraman olan, şahsen tanıma saadetine erdiğim, Salih Mirzabeyoğlu’nun sevdiğine bizzat şahid olduğum, O’nun iki has evlâdının ismiyle Medine’ye iniş yaptık...

Gaye İnsan- Ufuk Peygamber’in, “çöle inen nur"un her zerresine işlediği sevgili Medine...

Sevgili’nin Medinesi’nde, O'nun huzurundayız...

Huzura çıkmayı becerebilecek miyim acaba?

Ne yapacak, nasıl davranacağım?

Karşılaştığım ve esasında hiç de sürpriz olmayan manzara kaygımı derinleştirdi… Vahhabî zihniyetten kaynaklı öyle iptidaîlikler var ki, “biz O’nu dinlerken sanki başımızın üstünde kuş vardı da hareket edince uçacakmış gibi hareketsiz dururduk" diyen sahabe ahlâkından fersah fersah uzak bir görüntü... O'nun yanında yüksek sesle konuşulmaması gerektiğine dair nas varken Vahhabî piçlerinin bu hürmetsizliği, sebebiyet verdikleri itiş-kakış, nümayiş, tribünlerde bile olmayan sakil, sefil, kerih görüntü...

Efendimiz’in huzurunda böylesine bir edepsizlik tablosu...

Bu edepsizliğin sebebi ve sonucu hâlinde Vahhabî görevlilerin, selâm veren, gözyaşı döken müslümanlara istihza dolu bakışları, aşağılama teşebbüsleri, durmadan “yallah hacı... Resûl mevt, Sıddık mevt, Faruk mevt...” demeleri...

Ya Rabbim ne büyük bir imtihan...

Ne yapacak, nasıl davranacağım?

Evvelâ şükür namazı kıldım ve “Ya Rabbim hâlimi görüyor, kalbimi biliyorsun... Efendimiz’in ve dostlarının huzuruna onların razı olacağı bir şekilde, kimseyi kırmadan, incitmeden, hakkına girmeden çıkayım...” diye dua ettim.

Sonra?

Sonrası yok…

Sonrasında “ben” yok…

Üstad’ın buhranlarını anlatırken verdiği, (meâlen) “gözüm, kulağım, burnum… bütün uzvumu sanki çıkarıp masaya koyuyor ve sabah yine takıyorum” misâli yaşıyorsunuz…

Ayağınız yerden kesiliyor… Siz, siz olmaktan çıkıyorsunuz… Sizi size hatırlatan, sizin “ben”inizde sahiplik vehmedeceğiniz, “benim” diyeceğiniz tek şey; dökülen göz yaşı oluyor…

Gaye İnsan’ın huzurunda göz yaşı dökerek insan olmanın sınırına yaklaşıyorsunuz…

Düşünsenize; O var diye kâinatın var olduğu “ yegâne Varlık”ın huzuruna çıkıyor, selâm veriyor, selâmınız alınıyor ve devamlı “Ben vefat ettikten sonra ziyaretime gelen kardeşlerim…” şeklinde başlayan hâdis-i şerifte geçen “kardeşlerim”e dahil olmak için dua ediyorsunuz…

Düşünmekle olacak bir iş değil… Ancak yaşamak lâzım.

İlk birkaç ziyaretten sonra kendimi tutamayıp ağladım… Ondan sonra gördüğüm bir rüya ile müthiş bir sükûnet buldum ve her ziyarette merhametle kucaklanmış hissine garkolup tebessüm ettim…

Rüyâ?

Gördüğüm rüyadan 10 yıl öncesi; yıl 2009…

Telegramcı piçlerin içeride Kumandan’a, dışarıda da üç-beş tane piçin Telegramcılar’ın aynı cümleleriyle şahsımıza kudurmuş köpek gibi saldırdığı dönemler… Ve bu dönemde Kumandan’ın tepeden inme bir şekilde ettiği söz: “Bak bunlar (Telegramcılar) senden çok rahatsız… Seni (frekans aralığı vs) de aldılar. …… ..lanın ve senin üzerinden çok pislik yapıyorlar. Bunu da söyleyemeyeceğimi zannediyorlar. …… ..lana  söyledim, sana da söylüyorum; bunların sesi kesilmez ama yapabileceğimi göstermek adına bir müddet gelmeyin diyebilirim. Etraftaki dedikodulara kulak asma. Muhatap alma sakın. Beni en çok kimlerin üzerinden rahatsız ediyorlar ona dikkat et. Sadece bana bak… (kısa bir sükut) Bak ben bunları söyledim ya, senin tepkini de aldılar şimdi. Anlıyorsun değil mi?.. (kısa bir sükût… gülerek) İşlerine gelmedi verdiğin tepki… (Telegramcılarla atışma…) Çok yakınıma girdin…” – O zaman kellem tehlikede Efendim… Allah istikametten ayırmasın… “Güzel dedin… Kim olduğumu ve kim olduğunu unutmaman lâzım... (Telegramcılarla atışma…) İstikamet kaygısını hep muhafaza et... (Telegramcılarla atışma…) İstidadını işlemeye bak. (kısa bir sükût…) Allah’ın izniyle bırakılmazsın…”

Gördüğüm rüyanın saadetiyle çıktığım huzurda büyük bir letâfet hissetmem, Ravza’da birçok kez namaz kılma nasibi, Hz. Ebubekir efendimizin huzurunda hususen ettiğim dualar, Hz. Ömer efendimizi O’nun mânâ ve hakikatine muvafık bir şekilde İBDA selâmı ile selâmlamam ve hemen her selâmlama sonrasında Vahhabî piçlerinin selâmlamadan duydukları rahatsızlıklarını belirten hâlleri, kimi zaman çıkışta yaşadığımız tartışma, ilk başta gayet üst perdeden faik bir şekilde konuşma ve hatta itip-kakma teşebbüslerine misliyle mukabele edince ağız alışkanlığı hâlinde “sübhanallah” diyerek yanımdan uzaklaşmaları…

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun sohbetlerinde birçok kez dillendirdiği husus; duanın bereketi… Şehîd Halil Kantarcı umreye gittiğinde arayıp, “hocam hususen dua ettim sana” dediğinde çok mutlu olmuştum. Ve özellikle Medine’de ben de Halil Kantarcı gibi yaptım, birçok kimseye hususen dua ettim, bundan da kendilerini haberdar ettim ve ben de birçok kimsenin duasını aldım. İnşallah kabul olur.

Umre dönüşü yaptığımız sohbette; “Hocam Ravza’da namaz kılmayı çok istedim. Kimsenin hakkına girmeden namaz kılayım diye dua ettim. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, kendimi orada buluverdim… Kalbi, niyeti sağlam tutup dua etmek lâzım…” diyen Halil Kantarcı gibi yapıp, niyeti ve kalbi sağlam tutmak, her mânâda zuhurata tâbi olmak lâzım… Zira her şey nasip. Ne kadar arzularsan arzula bazı şeyler olmuyor. En olmaz görünenler de oluveriyor…

Meselâ Vahhabîler’in iptidailiğine rağmen çok büyük huzur bulduğum, normalde pek yapmadığım bir şeyi yapıp yüksek sesle Yasin- i Şerîf okuduğum Cennet’ül Bâki’yi birçok kez ziyaret etmek istememe ve ziyaret çok kolay olmasına rağmen sadece bir kez ziyaret edebildim…

Uhud’a gitmek ise iki kere nasip oldu…

Efendimiz (A.S.)’ın; “O bizi sever, bizi onu…” dediği, bir gün üzerinde otururken sallanması üzerine; “Senin üstünde bir Resûl, bir sadık (Hz. Ebubekir) ve iki şehid (Hz. Ömer ve Hz. Osman) var…” deyince sakinleşen ve “hayy” olan Uhud;

Biz seni ilk olarak gece ziyarete gelebildik… Ama Efendimiz’in mübarek ayaklarını bastığı sana dokunamadık, seni fizîken hissedemedik… Zira Vahhabî zihniyeti seni esir aldı, etrafını tellerle çevirdi, Allah Resûlü gibi seni seven Müslümanların seni ziyaret etmesini yasakladı…

Seninle aramıza o kadar aşağılık bir zihniyet girdi ki, bu zihniyet, senin isminin verildiği savaşta Efendimiz (A.S.)’ın ricat ettiği, mübarek dişlerinin kırıldığı, kâfirin gelip “M…….’i öldürdük!” diye nidâ edince Hz. Ömer efendimizin içeriden çıkıp, kâfirin üstüne atılıp cevap verdiği mübarek mağaraya bile beton dökmüş… Senin bu Vahhabî piçlere esir düşmüş hâlin içimizde yaradır. Ve seni bu esaretten kurtarmak her müslümanın borcudur…

Seni ikinci kez ziyarete geldiğimizde gündüzdü… Huzuruna çıkmaya yüzümüz yoktu. Seni uzaktan, “Okçular tepesi”nden selâmladık, daha güzel günlerde hâlleşmek için dua ettik.

İkinci ziyaretimiz, sahabe efendilerimize duyulan aşk ile onlara gösterilen hürmetsizliğe nefret duygularının daha bir başa baş gittiği demdi ve o duygularla “Okçular tepesi”ni ziyaret ettik.

Ehl-i sünnetin inceliklerinden nasipsiz olup hiçbir şey olamadığı için “bari imam olayım” diyerek görev yaptığı her hâlinden belli olan bir dangalak, güya o günü anlatıyor, “buradaki okçular nefsanî davrandı” gibi lâflar ediyor…

O kadar öfkeleniyorum ki, bütün öfkemi bu salaktan çıkarabilirim… “La havle” çekip başka bir görevlinin yanına gidip durumu anlatıyor, “şu hocanın edepsizce söylediklerini tashih edin, yoksa kötü olacak…” diyorum. Ehl-i sünnet hassasiyeti olan hoca mikrofonu alıyor ve mevzuu olması gerektiği gibi düzeltiyor…

Bu öfke patlamasıyla şehîdlerin efendisi Hz. Hamza’nın huzuruna çıkıyorum… Hâlimle çok ters bir şey oluyor, kalbim yumuşuyor ve gayr-i ihtiyari ağlamaya başlıyor, Kumandan’a dua ederken resmen kopuyorum…

İşte o an “Ali Rıza şahidsin, ben Kumandan’ın Ünsalıyım” diyen şehîd Ünsal Zor’u yanımda hissediyor, yıllar önce yaşadığımız bir ânı bu sefer Hz. Hamza’nın huzurunda yaşıyorum.

“Kumandan’ın Ünsal’ı” olduğuna şahid olduğum Ünsal abi;

Hani, biricik eşin ve gönüldaşın Nuray abla vefât etmiş, sen yine cezaevine girmiş, cezaevinde babanı da kaybetmiş, daha sonra tahliye olmuş, ben seni evinde ziyaret etmiş, sabaha kadar sohbet etmiştik ya… İşte o gece sohbet ederken ben Yaşamayı Deneme’den ezbere bir-iki mısra okuyunca sen hüngür hüngür ağlamış, “Kumandan cezaevinde bana bu mısraları okumuştu” demiş, Kumandan’ı anarak beraber ağlamıştık ya… İşte o anı Hz. Hamza’nın huzurunda yine yaşadım, seni hemen yanımda hissettim… Sen tam da olman gereken yer ve zamanda yanımdaydın; göz yaşlarıma ve Kumandan’a dair ettiğim dualara “Kumandan’ın Ünsal’ı” olarak iştirak ediyordun…

Yukarıda söylediğim gibi, orada her şey nasip… Bedir’e gitmeyi çok istedim ama nasip olmadı… Ama Hendek Savaşı’nın yapıldığı yere gitmek nasip oldu… Savaşın yapıldığı yere gittiğimizde karşımıza ne çıktı dersiniz? Savaşa dair bir iz, bir nişân? Koskocaman bir hiçle, bildiğimiz bir asfaltta karşılaştık; Hendek Savaşı’nın yapıldığı yer, tamamıyla asfalt hâline gelmiş.

Ya Resülullah o Ashab-ı kehf'in köpeği kitmir sen Ashab-ı Kehf'e ahbabım dedin diye cennete gitti/ Ben de senin Ashabı’nın köpeğiyim Ya Resülullah/ Şefaat et cennete gireyim ki iki köpekten biri içeride diğeri dışarıda olmasın” diyen Molla Câmi'nin belirttiği şuurdan her yeri dümdüz eden Vahhabî derekesine düşüş; son 500 yılımızı özetler mahiyette...

IX. Medine’den Mekke’ye…

Efendimiz’in sevgili Medinesi’nden Beytullah’ı ziyaret etmek üzere yola çıkıyoruz… Bidâyetin ve nihayetin üniforması olan ihramı ilk defa giymişiz… Efendimiz’den ayrılacak olmanın hüznü, Beytullah’a gidecek olmanın sevinci, “Lebbeyk!” diyebilmenin saadeti, buraları Vahhabî piçlerinin işgalinden kurtarmak gerekliliği, bunun nasıl olacağı üzerine düşünceler… vs vs karma karmaşık duygular içindeyiz… Telbiyeler, tekbirler, dualar… Ve eşimin ısrarlı bir şekilde Fetih suresi okuyalım demesi…

Fetih suresini okurken kafamda patlayan isim: “Mugire

Bu isme değineceğiz…

Mikat sınırına giriş, eşimin devamlı “sakin ol, hiçbir şeyi görme” telkinleri, otele eşyaları bırakma ve hemen Beytullah’a koşma…

Zaten duyuyorduk ama yaşamak bambaşka bir şey; Beytullah’a giden yolların mezbeliliği, gösterilen özensizlik insana o kadar giran geliyor ki; “buraya aylarca deve sırtında gelmenin maddî zorluğu mu yoksa burada hürmetsizlikten dolayı yaşanan manevî ızdırap mı daha ağır acaba” sorusunu sormadan edemiyorsunuz.

“Kâbe’yi ilk defa gören birinin ettiği dua kabul olunur” ölçüsü, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz.’nin “şimdiye kadar ettiğim ve bundan sonra edeceğim duaların kabulü” şeklinde etmeyi telkin ettiği dua, dünyanın dört bir yanından gelen kardeşlerimiz, hem madden hem mânen taşınması gereken yegâne üniforma olan ihramı giymiş olmanın verdiği lezzet, telbiyeler, tekbirler…

Ve işte o ân: Beytullah’ın huzurundayız.

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz.’nin telkin ettiği duayı yapıyor, şükür namazını kılıyoruz.

İnsan o ân kendini kritik edemiyor tabi ki… Ama sonradan fark ediyorum ki, orada insanın hemen her yerde yaşayacağı mekâna yabancılık duygusu oluşmuyor. Sanki ezelden beri oradaymışım, sanki daha 10 dakika önce ayrılmışım da yine gelmişim gibi bir duygu… İnsan o kadar oraya ait ki, oradan gayrı her yer gurbet. Bu duyguyu o kadar yoğun yaşadım ki, çocuklarımın yolladığı fotoğraflarda daha bir hafta önce ayrıldığım evimi hatırladığımı fark ettim. Evimi unutmuşum ki, hatırladım…

Evet arzın merkezindeyiz… Bahçesinde 70’e yakın Peygamber’in medfun olduğunun söylendiği, her zerresinde Efendimiz (AS.)’ın ve ashabının izinin olduğu, Allah’ın dünyada kendine ayırdığı tek toprak parçasındayız…

Yukarıda sorduğumuz gibi; ne yapmalı, nasıl davranmalı?

Yapılması gereken her şeyi yapmak, o ritüellerdeki ruh ve mânâyı yakalamak, o ruh ve mânâyı başta kendi benimden başlamak suretiyle her iş ve esere nakşetme kaygısı taşımak, esasında daimi olmamız gereken hâli yaşayıp tek bir saniyeyi bile boş geçirmemek…

Ubeydullah Ahrar Hz.’nin; “Duaların kabul olduğu ânı yakalarsam sohbet-i salîhin isterim” dediği üzere sohbet, nasip işi...

Sohbet nasibine eremeyenler için eskiler “el- mükatebe nısf-ı mükâlemedir" der; büyüklerin yazdıklarını okumak sohbetinin yarısıdır.

Okuyanlarda da şüphesiz aynı duygu oluşur ancak Salih  Mirzabeyoğlu’nun sohbetinde bulunan herkesin sanırım teslim edeceği husus ki, O'nunla konuşan herkesin nezdinde dünya küçülüverir. Ki bu durum, bâtın kahramanlarına göre, sohbet edenin makbûl ve büyüklüğüne nişânedir.

Beytullah’ı görünce S. Mirzabeyoğlu’nun sohbetinde yaşadığınız hisse garkoluyorsunuz; dünya gözünüzde un-ufak oluveriyor.

Umreye gitmeden önce Abdulhakîm Arvasî Hz.’ni ziyaret ettim… Çok cüretkar bulduğum için Efendi Hz.’nin yerine umre yapma niyetim filân yoktu. Ancak huzura çıkınca öyle bir hâle geldim ki, Efendi Hz., Üstad ve Kumandan’ın yerine de umre yapma niyeti aldım. Allah hem bana hem de eşime Efendi Hz., Üstad ve Kumandan’ın yerine umreyi yapmayı nasip etti. Ben haricen merhum Av. Harun Yüksel Bey’in yerine de umre yaptım. Eşim de Nuray (Zor) abla niyetine umre yapmak istedi ama nasip olmayınca tavaf yapmakla iktifa etti.

Medine’den ayrılmadan bir gün önce bir yakınım rüya görüyor… Rüyada ben ona, “seni Efendimiz (A.S.)’in yanına götüreyim mi?” diyor ve elinden tutup onu Bağlum’a götürüyorum.

Bu rüyanın da tesiriyle Efendi Hz.’nin yerine umre yapıp-yapmamakta çok tereddüt ettim. Ancak sonra niyete sadık kalmak gerektiğini düşündüm ve umreye başladım. Ancak Vahhabîlerin hürmetsizliklerinden o kadar bunaldım, o kadar daraldım, o kadar bitap düştüm ki onların iptidailiklerinin tesirinden kurtulup bir türlü duaya, zikre, okumaya yoğunlaşamıyordum, herkes, her şey, her çehre, her hâl, her edâ… rahatsız ediyordu. Bir Suud yöneticisi tavaf yapacak diye 40-50 askerin bodoslama bir şekilde Kâbe’ye girmesi, o yöneticiyi ve eşini ortaya alıp, Müslümanları itip- kakması, bilhassa kadın ve çocukların ezilmesi… Buna sinirlenmem, eşimin sürekli “sakin ol” telkini… O Suud yöneticisi Vahhabî piçinin bu tabloya karşı gayet lakayt kalmasını ve sanki tavafa değil de kordon boyunda yürüyüşe çıkmış gibi gayet edepsiz ve laubali hâllerini görünce koptum ve; “Vahhabî piçleri böyle tavaf mı olur? Bu tavaf kabul mü?” diye askerlerin üzerine yürüdüm. Eşim yine aynı tonda ikâzda; “ihramdasın, sakin ol”… Efendi Hz.’nin yerine umre yaparken bu yaptığım taşkınlık… İçimde tarifsiz pişmanlık… Tavaf bitiyor, Sa’y’a başlıyoruz... Ben resmen hafakan geçiriyorum. Başta kendim olmak üzere herkes ve her şeyden nefret ediyorum. İstiğfar getirip, ihramdan çıkmayı bile düşünüyorum… “Ya Rabbim yardım et!”…

Başım önde giderken birinin sarıldığını fark ettim. Safa- Merve arasında o kadar Müslüman sa’y yapıyorken, o kadar Müslüman içinden beni seçen Hintli bir Müslüman boynuma sarılmış, benden dua istiyor; “dua inşallah… dua inşallah…” diyor. “Sen de bana et” diyorum. Göz yaşları içinde yanımdan ayrılıyor. Ben hâlâ istiğfar getirip ihramdan çıkıp çıkmayı düşünüyor, gösterdiğim cüretten dolayı tevbe ediyorken bu sefer başka bir Müslüman sarılıp dua istiyor, hacetini dile getiriyor… Ve meşhur ölçü kafamda beliriyor: “Allah bir insanın hayrını murad edince onu müracaat edilen yaparmış.” Burada ben, ben değilim, Efendi Hz.’nin nam ve hesabına say yapma cüretine soyunmuş biriyim. Başvurulan, müracaat edilen, dua ve himmet istenilen de O… En azından yaşadığımı ben o şekilde mânâlandırdım. Sa’y’i de tamamladım, traş oldum, her ne kadar fazlasıyla hak etmiş bir Vahhabî de olsa ettiğim sözden dolayı istiğfar getirip sadaka verdim ve umreyi bitirdim… İnşallah kabul olmuştur.

Oralarda hesap-kitap olmuyor, belirttiğimiz üzere, dualarda, duygu ve düşüncelerde de zuhurata tâbi olmak en güzeli… Gerek tavaf ve gerekse sa’y yaparken gayet güzel bir terkip olan duaları okuyorsunuz. Ama bir yerden sonra otomatiğe bağladığımı hissettim. Ve birden gözümün önüne Kâbe’nin üstüne çıkmış kelime-i tevhîdi dillendiren, ezan okuyan Hz. Bilâl efendimiz geldi... Efendimiz (A.S.) “Allah bir” dediği için kâfirler şu köşede üzerine deve pisliğini koydu… Hz. Fatıma annemiz şuradan koştu geldi… Hz. Hamza efendimiz burada kâfiri yere serdi… Selmân-ı Farisî Hz.’leri şurada günlerce bekledi, Müslüman olduğunu burada kâfirlere haykırdı… Hz. Ömer efendimiz burada kâfirlerle kavga etti, hicret ederken onlara şurada meydan okudu… Mekke’nin en asil gençlerinden Mus’ab bin Umeyr efendimiz buralarda Efendimiz (A.S.)’e refakat etti… İlk şehidimiz Sümeyye annemiz buralarda kâfirlere direndi… Daha neler ve neler… Bugün burada “Allah birdir, ortağı yoktur, O en büyüktür” diyebiliyorsak ne kadar şükretsek azdı… Biz bu rahatlıkta “Lebbeyk” diyebiliyorsak bunun ardında ödenen çok büyük bedeller vardı… Bu duygularla sadece kelime-i tevhîd getirmeye başladım…

Tavaf yaparken bir müddet sonra dile gelen, dille ifâde edilen her şey fazla olmaya başladı… Tekbir getirirken de, dua ederken de sanki haddi aşıyor, bir sırrı örseliyormuş gibi bir his oluştu… Ve işte o ân kafamda patlayan Üstad Necip Fazıl’ın malûm ve meşhur mısraı: “Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı.[i]

Ve yazarını hatırlayamadığım mısra:

Ateş çöllerde göstermek yeter envace hüccacı bu dava şayet isterse delâil Ya Resulullah

Ziyaret edebilmek için sabırsızlandığım yerlerden biri Hira Dağı’ydı… Uhud Dağı’nı ziyarete kapatan Vahhabîler’in Hira Dağı’na ayrı bir ihtiram göstermesi beklenemez tabi ki… Dağın etekleri gayet mezbelelik… Mezbelelikleri aşıp dağa doğru tırmanmaya başlıyorsunuz. Hatırda hep, Efendimiz (A.S.) buradayken her gün yemek götüren Hz. Hatice annemiz… Efendimiz (A.S.) de bazı günler Hz. Hatice annemiz yorulmasın diye aşağıya iner, yemeği alır, tekrar çıkarmış…

Ve “Oku” emrinin geldiği, teklife muhatap olan insanın sebebi ve gayesi Efendimiz (A.S.) ile Cebrail (A.S.)’in karşı karşıya olduğu yerdeyiz… Bu mağara öyle bir mağara ki, eşimin ifâdesiyle; “Efendimiz (A.S.) neler yaşıyordu ki buraya geliyor, burada herkes ve her şey bir tarafa kendinden bile saklanıyor, kendinden bile kaçıyormuş ” dedirten, insanın kendinden bile saklanmak istediği zaman gireceği bir yer… İnzivaya çekilmek, tefekkür etmek bir tarafa insanın kendi fizikî benliğini bile silen mağarada hem şükür hem de sabah namazı kılmak nasip oldu çok şükür…

Büyük Doğu Mimarı’nın “(…) bu karşılıklı oturuşun sırrı bilinse[ii] dediği büyük sırrın tevdi edildiği Sevr mağarası… Tablo yine aynı; dağın etekleri mezbelelik, “Allah buraya çıkmayı ve namaz kılmayı emretmiyor” gibi yazıların olduğu Vahhabîlerin kendilerine yakışan tarzda astıkları aptalca tabelalar… Kalbi toplayıp, salâvat getirip 2 saate yakın dağa tırmanıyoruz… Efendimiz (A.S.) ve sadık dostunun geçtiği her yeri öpüp koklamak istiyorsunuz… Burada da şükür ve sabah namazı kılmak nasip oldu çok şükür…

Sadece tavaf esnasında değil Hira ve Sevr Dağı’na da çıkarken aynı hâle bürünmek gerektiğini düşündüm:

Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Allah’ın Sevgilisini…”

Yeri gelmişken paylaşmak istediğim bir anektod:

Kumandan’ın vefatından sonra gasilhaneye girdim ama kendimi tutamazsam Kumandan’a azap etmiş olurum diye düşündüm ve geri çıktım. Definden birkaç gün sonra Kumandan’ın bir akrabası aradı, gasilhaneden niçin çıktığımı sordu. Durumu izah ettikten sonra Kumandan’ın ayağında olan izden bahsetti; “Bu iz, Hz. Ebubekir’in soyundan gelenlerde vefat ettikten sonra çıkan bir izdir.” dedi.

X. “Beyt”i İnşâdan “Beyt”le İnşâya

Ve evet; Mugire…

Mugire; Medine’den Mekke’ye dönerken, karmakarışık duygular içinde Fetih suresini okuyorken kafamızda patlayan isimdi…

Mugire; Ebrehe’nin işgal teşebbüsünden sonra Kâbe’yi yeniden onarmayı Mekke’nin ulularına ilk teklif eden, teklifi kabul görmeyince Kâbe’yi tek başına yeniden inşâ etmeye başlayan ve zamanla hemen herkesin iştirakini sağlayan kişidir…

Mevzuun devamı malûm; Kâbe’nin inşaı tamamlanır ve Hacer’ül esved taşını koymak da Efendimiz (A.S.)’e nasip olur.

Mugire’nin bizim açımızdan bir diğer önemli hususiyeti; Halid bin Velid Hz.’nin atalarından (babası veya dedesi) biri olması…

Benim için mevzu netleşmişti:

“Beyit”, malûm; ev, hâne demek…

“Beyit”, aynı zamanda “şiirde bir nazım birimi”dir.

Bu birime “beyit” denilmesinin sebebi; şiirde anlatılmak istenen mânânın evi, hanesi olmasındandır.

Halid bin Velid Hz.’nin atası olan Mugire, Beytullah’ı madde plânında onarmaya öncülük etti.

Halid bin Velid Hz.’nin torunu Salih Mirzabeyoğlu da; fikren, ruhen, aklen âdeta işgâl edilmek istenen Beytullah’ın şahsındaki mânâyı fikir kalıbına döküp sistem ve devletlik çapta ifâde etmenin, “şiir idrâki”ni ahlâkî bir zorunluluk olarak belirterek gerçek ve derin mümini, gerçek ve hür insanı, gerçek ve yaşanmaya değer hayatı, gerçek ve hür dünyayı, gerçek ve ebedî saadeti “beyit”lerle inşâ etmenin öncüsü ve yenileyicisi oldu.

XII. “Salih’lerin Aşk Şiiri

Son söz, Medine’yi kâfirlere karşı savunmak için verdiği savaşta yaşadığı aşkın destanını yazan İdris Salih Paşa’da:

“Bir ulü’l emr idin emrine girdik;

Ezelden bey’atli hakanımızsın.

Az idik, sâyende murada erdik,

Dünya ve âhiret sultanımızsın.

 

Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u;

İşledik seni gözbebeğimize,

Bağışla ey şefi’ kusurumuzu

Bin küsur senelik emeğimize.

 

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur,

Şımardık müjde-i sahabetinle.

Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur,

Doyarız bir lokma şefaatinle.

 

Nedense kimseler dinlemez, eyvah!

O kadar sâf olan dileğimizi

Bir ümmî isen de Yâ Resûlallah,

Ancak sen okursun yüreğimizi.

 

Suları tükendi gülâbdanların,

Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet.

Külleri soğudu buhurdanların,

Aşkınla bağrını yakmada millet.

 

Gelmemiş Türkçe’de Lebid, Hassân’ın,

Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.

Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın,

Lâl ile yazdığı tarihten başka.

 

Ne kanlar akıttık hep senin için,

O ulu Kitâb’ın hakkıçün aziz…

Gücümüz erişsin ve erişhh4mesin,

Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

 

Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,

Can verir, canan veremez Türkler.

Ebedi hadim’ül harameyniniz,

Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekler…”

18963.jpg

[i] Fazıl, Necip, “Çile”, Büyük Doğu Yay., 50. Baskı- 2004, s. 272

[ii] Fazıl, Necip, “Çöle İnen Nur”, Büyük Doğu Yay., 53. Baskı, Aralık- 2004- s. 259

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.